106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

Üstadımız Abdullah Baba Hazretlerinin Kabrini Ziyaret Edep ve Adabı

Sonsuz hamd ve senalar, sayısız şükürler; kâinatın yaratıcısına ve bütün canlıların rızık vericisi Rabbimiz Zülcelal ve Tekaddes Hazretlerine olsun. Sonra sonsuz salât ve selâm; ümmetinin öncüsü ve insaniyetin yol göstericisi, şeriat tahtının padişahı Hazreti Muhammed-ül Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin üzerine olsun. Sonra yakınlık burçlarının ışıkları, hidayete ermişlerin en parlak yıldızları olan Peygamber Efendimizin yüksek âli (ev halkı) ile Sahabe Efendilerimizin ve peygamber varisi mürşid-i kâmillerin üzerine olsun ki onlar, İslâm dünyasının büyükleri, saadet dolu gerçek yolun öncüleridir.

Gavsül Âzâm Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Allah’ın dostları için şöyle buyurur:

“Sen nefsine, kötü arzularına taptıkça, velilerin derecesine çıkmayı isteme! Hâlbuki onlar yalnız Mevla’ya kulluk ederler. Sen yalnız bu dünyayı görürsün, onlar yerin göğün sahibini görürler. Yalnız yaratanı görürler ve O’nun emirlerine uymaya bakarlar. O, Allah dostları, bulacaklarını Hak’la buldular, ereceklerine erdiler. Onlar; ibadete, taate; Allah’ın yardımı ve verdiği kolaylıkla, bıkmadan usanmadan koştular. İbadet onlara ruh oldu... Manevi bir gıda oldu. Onlar her şeyin evvelini aradılar, şimdiki haline aldanmadılar. Hak Teâlâ onları evvelden niçin yarattı ve neyi anlattıysa onu öğrenmeye çalıştılar. Padişah onları yerin düzeni için yaratmıştır, yeryüzünü onlarla bezemiştir. Onlar hep birden dağlar gibidirler. Hakk’a giden yollar bunlar arasından açılmıştır. Onlar, yeryüzündekilerin hayırlısıdır. Yer, gök baki kaldıkça onlara selam ve saygılar olsun...”

Pirimiz Abdülkadir Geylani Hazretlerinin buyurduğu üzere Allah’ın dostları Cenab-ı Hak katında çok özel bir yeri olan emsalsiz zâtlardır. Onların hayatları ümmeti Muhammed’i irşat ve ikaz ile geçtiği gibi ahirete irtihallerinden sonra da bu irşat ve ikaz devam eder. Vefatlarının üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen “Abdülkadir Geylani Hz, Ahmed er-Rufai, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri ve daha birçok Allah dostu hala hayattaymışçasına dillerde, gönüllerde, kitaplarda, dualarda dünyanın her bir köşesinde ümmet-i Muhammed’i irşat ve ikaz etmektedirler. Dolayısıyla onlar için ölü demek çok büyük bir yanlıştır. Bunun için evliyaullahın kabirleri ziyaret edileceği zaman bu inanç ile hareket etmek gerekir. Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri bu hususa özellikle dikkat çeker ve “Bir kimse üç İhlas bir Fatiha okuyup bir velinin ruhuna bağışlarsa o zata mektup yazmış gibi olur. Kabrine gidip de ziyaret ederse de o mübarek zatı sağlığında ziyaret etmiş gibi olur.” buyururlardı. Bu itibarla evliyaullahın kabirlerini ziyarete giden kişi daha yola çıkmadan önce ve o zatı ziyarete giderken kendisini manevi olarak hazırladığı gibi büyük bir özenle edep ve adap üzere bulunmalıdır. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hazretleri bu hususta buyururlardı ki; “Gerek hac, gerek umre, gerekse evliyanın ziyaretinde kişi hangi niyet ile oraya gider ise oradan umduğunu bulmuş bir vaziyette çıkar. Gidilen yere boş gidilmez. Gerek yolda gerekse önceden zikirler, tesbihler, hatimler okunmalıdır, gusül abdesti alınmalı tam edep ile ziyaret yapılmalıdır.”

Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri 14 Mart 2004 tarihinde Rabbimiz Zülcelal Hazretlerine vuslat bulup ahirete irtihal etmiştir. Üstadımızın “Şeb-i Aruz”u olarak her yıl Nevşehir’de “Vuslat Programı” yapılmakta ve gerek ülkemizden gerekse dünyanın birçok yerinden binlerce seveni akın akın kabrini ziyaret ederek programa iştirak etmektedir. Üstadımıza ahde vefa göstererek Nevşehir’imize akın eden kardeşlerimizin de bu ziyaret süresince dergâhımızın usül ve edeplerine özenle riayet etmesi ise en mühim hususlardan birisidir. Hayatı boyunca dergâh usüllerine, edep ve adaba kati surette riayet eden ve bunu tüm evlatlarının gönlüne nakış nakış işleyen Üstadımıza yakışır bir halde ziyaretlerin yapılması ve dervişliğe yakışır bir şekilde tüm kardeşlerimizin kucaklaşması hepimizin boynunun borcudur. Zira “Vuslatta usul esastır.” Mevla’ya vuslat kapılarını açan usullere eksiksiz riayettir. Her bir kardeşimizin bu inançla hem fiili hem kalbi hal ve hareketini ölçerek hareket etmesi gerekir ki Üstadımızın memnuniyetini kazanabilelim.

Türbede Zikrullah Adabı

Vuslat programı çok özel bir gündür. Bu günde Üstadımızın türbesini binlerce insanın aynı anda ziyaret ediyor olması hasebiyle çok yoğunluk yaşanmaktadır. Bu yüzden türbede zikrullah kısa tutulur. Zira kardeşlerimiz kafileler halinde gelmektedir. Ayrıca türbede zikrullah devam ederken bir başka kafilenin zikrullaha dâhil olmayıp kenarda beklemesi uygun değildir. Aksine hiç beklenmeden zikrullaha tabi olunması gerekir.

O meclise Abdullah Babam (ks) ve Piran Efendilerimiz dâhil olmaktadır. Onların dâhil olduğu bir sofraya girmeyip kenarda beklemek edebe uymaz. Abdullah Babam Cennet Mekân “Oğlum nerede bir Allah denilen meclis görürseniz muhakkak dâhil olun, Allah’ı zikredin.” buyururlardı. Biz yalnız Allah’ın rızası için Üstadımızı ziyaret maksadı ile orada bulunmalı, bir tarafta beklememeli zikre dâhil olmalıyız. Zira “Taraf olan bertaraf olur.” hakikati üzere kişi manevi olarak sıkıntıya düşebilir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin de içinde bulunduğu bir zikrullah meclisinde yaşanan hadiseyi Ebu Vakıd El Haris bin Havf (ra) şöyle nakleder;

“Muhakkak ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mescitte insanlarla beraber oturuyordu (Allah’ı zikrediyordu) O esnada üç kişi (mescitten) içeri girdi. İkisi Rasulullaha (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru geldi. Diğeri gitti. (O gelenlerden birisi) ön halkanın birinde bir boşluk buldu ve oturdu. Diğeri de (rahatsızlık vermemek için) arkalarına oturdu. Üçüncüsü de zaten arkasını dönerek çekip gitmişti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zikrullah bittikten sonra dedi ki;

            ─ Size şu üç kişiden haber vereyim mi?

            Birisi Allah’a yüzünü döndü. Allah-ü Teâlâ ona acıdı (ve affetti)

            Bir diğeri zahmet etmekten çekindi (arkaya oturdu) Allah-ü Teâlâ da onu mağfiret etti.

            Sonuncusuna gelince (Allah’ı zikirden) yüz çevirdi. Allah-ü Teâlâ da ondan yüz çevirdi.” (Riyazüs salihin)

            Enes Bin Malik (radıyallahu anh) Hazretlerinin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar;

            “Yalnız Allah rızası için ihlâsla Allah’ı zikretmek kastıyla oturmuş hiçbir topluluk yoktur ki; semadan bir münadi (melek) onlara şöyle nida etmesin: (Haydi) mağfiret edilmiş olarak kalkın, muhakkak ki günahlarınız sevaba çevrildi.” (İmam Ahmed)

 

Türbe Ziyaretinde Okunması Gerekenler ve Ziyaret Adabı

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hazretlerini ziyaret ederken Üstadımızın kabri şerifine üç selamlama ile gelmek gerekir. Üstadımızın kabrine altı adım kala her üç adımda bir selam (dergâh selamı) verilerek gelinir. Üstadımızın ve diğer evliyaullahın kabrini ziyaret için giden kimse ziyaretini şöyle yapar:

Kabrin başına varılınca sola doğru boyun bükülür. Sağ el kalbin üzerine, sol el sağ dirseğimizin altına konur. Sağ ayak başparmağı, sol ayak başparmağı üzerine getirilip selam verilir. (Dergâh selamı) Arkasından; “11 İhlâs-ı Şerife - 3 Felak suresi - 3 Nas suresi - 1 Fatiha suresi” okunduktan sonra Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden itibaren bağışlama yapılır. Orada metfun bulunan evliyanın ruhuna da hediye edilir. Hediyesi verildikten sonra derviş; orada yatan zâta müntesip olduğu üstadının selamını söyleyip kendini tanıtır. Sonra destur alır, sırasıyla Tevhid-i Şerif, Lafza-i Celal, Hay ve Hu esmalarını okur. Daha sonra Kur’an-ı Kerim okuyup dua edilir. Yapılan zikrin, okunan Kur’an’ın ve yapılan duanın sevabı dahi yine Peygamber Efendimizden başlamak üzere silsileyi saadete hediye edilir. Sonra dergâh selamı verilir ve kabre sırt dönülmeden oradan çıkılır.

 

Evliyanın Kabri Başında Zikir Yapmak

Abdullah bin Abbas radıyallahu anh Hazretlerinden rivayetle buyurdular ki:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine yahut Mekke bahçelerinden birinin yanından geçiyordu. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Nebiyyi Muhterem sallallahu aleyhi ve selem: "Bunlar azap görüyorlar. Hem de azap görmeleri büyük bir şey için değildir." buyurduktan sonra (yine devam ederek): "Evet biri, bevlinden istibrâ etmezdi (yani sakınmazdı), diğeri de koğuculuk ederdi." buyurdu. Ondan sonra yaprakları soyulmuş taze bir hurma dalı istedi. Dalı iki parça etti. Her birinin kabri üzerine birer parça dikti. "Ya Rasulullah, bunu ne için yaptın!" diye sordular. "Efendimiz, onlara bunlar taze kaldıkça belki (azapları) hafifler." cevabını verdiler.

Bu hadisi şerif kabrin başında zikrin yapılmasına delildir. Yaş otlar dahi Allah’ı zikreder ve bu zikir sebebiyle ölü kabir hayatına alışır ve o kabre rahmet iner. Kaldı ki eşrefi mahlûk olan insan güzel bir lisan ile Cenab-ı Hakk’ı zikrederse nurun âlâ nur olur.

İmam Ahmet, Hakim-i Tirmizi, Taberani, Beyhaki, Câbir bin Abdullah’dan rivayet ettiklerine göre: Sa'd bin Muâz defnedildiği zaman Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) teşbih (zikir) getirdi. Millet de uzun uzun tesbih (zikir) getirdiler. Sonra tekbir getirdi Millet de tekbir getirdi, “Ya Rasulullah! Neden tesbih (zikir)  getirdin” dediler. Buyur­du ki: “Bu salih adama kabir çokça sıkıştı. Sonra Allah sıkıntısını gi­derdi.”

İşte bu konu hakkında evliyanın büyüklerinden Mevlana Hazretlerine mürebbilik etmiş olan Şeyh Sadreddîn Konevî Hazretlerine de Mevlana Hazretlerinin kabri başında zikir yapılıyor diye şikâyet edenler olunca Konya’nın ileri gelen büyüklerinin bulunduğu bir mecliste şöyle buyurur: “Benim sözümü kabul edersen, dervişlerin sözlerine itimadın varsa, Mevlâna Hazretlerinin şan ve şerefi hakkındaki itikadın da sağlamsa, Allah hakkı için bu hususta, hiçbir şekilde müdahalede bulunma! Bir şey söyleme! Garazkârların sözlerine uyup itiraz etme! Çünkü bu, velilerden bir nevi yüz çevirmedir. Allah velilerinin bu çeşit bidatleri, yüce peygamberlerin sünneti mesabesindedir. Onların hikmetlerini veliler bilirler. Kadir olan Allah’ın işareti olmadan onlardan bir şey sâdır olmaz. Nitekim velilerin olgunlarından sâdır olan bidat-i hasene, parlak sünnet gibidir, denilmiştir.”

İşte o gönül dostlarından Allah erlerinden ve âşıklarından olan Mevlana’mız yedi yüz otuz dört yıl önce, bunu şöyle haykırıyor:

“Toprağımdan buğday çıkar da o buğdaydan ekmek yapar da yersen manevî sarhoşluğunu artırır. Hamur da deli divane olur, ekmekçi de... Ekmek ise tandırda mestane beyitler terennüm eder.

Mezarımı ziyarete gelirsen, üstümdeki toprak yığınının raks ettiğini görürsün.

Kardeş mezarıma defsiz gelme, Çünkü, “Allah meclisinde gamla oturmak yaraşmaz.”      

 

Evliyaullahın Dualara Vesile Edilmesi

Evliyaullahın kabrini ziyaret esnasında dua edilirken kabri başında bulunulan zatın duanın kabulü için Mevlayı Zülcelal Hazretlerine vesile kılınmasında hiçbir beis yoktur. Üstelik çok doğru bir davranıştır. Bu hususta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile bir sahabe arasında şöyle bir hadise vuku bulmuştur:

“Gözünden rahatsız olan bir sahabe Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Bana afiyet ve sıhhat vermesi için Allah’a dua et.” dedi. Efendimiz de “İstersen dua edeyim ya da istersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır.” diye cevap verdi. Adam “Dua et.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona abdest almasını ve şöyle dua etmesini söyledi: “Allah’ım! Rahmet peygamberi olan peygamberin Muhammed’in hürmetine sana teveccüh ediyor ve senden istiyorum. Seninle bu ihtiyacımın giderilmesi konusunda Rabbime teveccüh ettim. Allah’ım, O Rahmet Peygamberini benim iyileşmem için vesile eyle.” Adam denileni yaptı ve bir süre sonra gözleri iyileşti.”

Derviş de üstadını vesile kılarak dua edebilir. Burada şifa veren Allah’tır. Vesile kılınanın yüzü hürmetine denmesinde bir sakınca yoktur.

Sahih-i Buhari'de sabit olan bir hadis bu konuya delil teşkil etmektedir.
Buna göre Hazreti Ömer radıyallahu anh (23/644), kıtlık zamanında yağmur yağması için Abbas b. Abdulmuttalib (32/652) radıyallahu anh ile yani onun duası ile tevessülde bulunur ve "Allah’ım biz sana (Hayatta iken) peygamberin ile tevessül ederdik de yağmur yağdırırdın. Şimdi de peygamberinin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur nimetini bahşet" derdi.

Yine sahabe döneminde; Osman b. Huneyf radıyallahu anh'ın, Osman b. Affan radıyallahu anh zamanında yani Peygamber Efendimizin vefatından sonra sözü geçen hadise dayanarak bir adama bu şekilde dua etmesini emrettiği yine kaynaklarda bildirilmiştir.

Maksat ne ise hâsıl olanda o olur. Zira Efendimiz aleyhisselatü vesselam:

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resulü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resulüne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikâhlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)

Hadisi şeriften ve sahabe hayatından nakledilen hadiselerden de görüldüğü üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi ve evliyaullahı vesile ederek dua etmek de hiçbir beis yoktur.

Bir konuya daha açıklık getirmek gerekirse evliyaullahın vefatı ile onun feyzi, himmeti yani manevi tesirinde; dervişlerine veya kendisini duasının kabulüne vesile eden bir kimsenin duasının kabulünde, affa erişmesinde bir yardımı olabilir mi sorusu da bazı kimselerin aklını kurcalamakta yahut bazı kimselerin inkârına neden olmaktadır. Hâlbuki bu sorunun cevabını Akşemseddin Hazretleri yüzyıllar önce şu dörtlük ile yanıtlamış ve konuyu adeta mühürleyerek kapatmıştır:

“Evliyanın ruhu, iş yapar iki cihanda,
Deme, bu ölüdür, nasıl olur derde deva,
Ruhu, Hakkın kılıcı, vücut kılıftır ona,
Kınından çıkan kılıç tesirli olur daha.”

Nitekim Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri de bu hususta evlatlarının şüpheye düşmesini engellemek için vefat ettikten sonra manen şöyle bildirmiştir;

            “Kur’an ve sünnet yolunda giden, Bana üç İhlâs bir Fatiha gönderen, Bizi gören ve görmeyen bütün dervişlerimizin affı için Allah-ü Teâlâ Hazretlerinden (Celle Celâlühû) vaat aldım. Bütün hastalıklara da Bizi şifacı kıldı.” buyurmuşlardır. Allah Ondan razı olsun manevi varlığı ile biz evlatlarını her daim muhafaza etmekte, maneviyatını üzerimizden kesmemektedir. Yeter ki bizler Üstadımıza sadık, âşık ve layık olmak için çaba sarf edelim ve dergâhımızın usül ve adaplarına en güzel şekilde ihlasla riayet edelim.  Bu hususun daha güzel izahı için bir derviş kardeşimizin başından geçen evliyaullahın vesile kılınması hususuna örnek teşkil eden bir hadiseyi de nakledelim inşallah. Kardeşimiz şöyle anlatıyor:

“Babamı birkaç kere sohbete götürmüştün. Abdullah Baba’mı sağlığındayken hiç görmedi. Vefatından sonra Nevşehir’de yapılan anma programına götürmüştüm. Sadece Nuri Hocamı tanırdı. Birkaç kez de sohbete gelmişti, fakat dersli değildi. Efendim Hazretlerine sevgisi vardı. Bir akşam rahatsızlandı. Hemen acile götürdük. Doktorlar durumun ciddi olduğu bir takım tahlillerin yapılması ve filmlerin çekilmesi gerektiğini söyledi. Babamı hastaneye yatırdılar. Yapılan tetkikler sonucu babamın akciğer kanseri olduğu tespit edildi. Derhal yoğun bakım ünitesine aldılar. Tedavi başlamış olmasına rağmen babamın ağrıları şiddetlenmişti. Doktorlarda bu kanser türünün çok ağrılı ve sıkıntılı olduğunu, hastanın aşırı ızdırap ve ağrıları olabileceğini, kemoterapiye başlanacağını fakat sonuç alınma ihtimalinin çok düşük olduğunu, kemoterapiyi sadece ağrıları hafifletmek için uygulayacaklarını belirttiler. Genelde bu tür hastaların 1-2 sene bu acıları çekip ondan sonra vefat ettiklerini de eklediler. Biz bundan dolayı büyük üzüntü içerisine girmiştik. Ne yapacağımız bilemez bir halde idik. Birkaç gün sonra babamı ziyarete gittiğimde babam bana şöyle dedi;

-Evladım Uğur bugün senin üstadın Hacı Abdullah Baba yoğun bakım odasına geldi. Ayaklarımı sıvazladı, vücudumu mesh etti ve dertlerin bitecek sabırlı ol, dedi. Ondan sonra ağrılarım geçti. Şimdi hiç ağrım kalmadı hamdolsun, dedi.

Babam teşhis konulduktan on beş gün, bu hadiseden bir hafta sonra 5 Temmuz 2005 de ben yanında yatsı namazını eda ederken vefat etti. Allah rahmet eylesin. Gece Üstadım gelip manen müdahale edince babamın ağrı ve sancıları geçmişti. Böylece aylar hatta yıllar sürecek bu sıkıntılı süreç yaşanmamış oldu.

“Veli, dünyada iken, kınındaki kılıç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılıç gibi olup, tasarrufu, tesiri kuvvetlenir.” (Berika)