106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

Ruhumun Ziyasına

RUHUMUN ZİYASINA

Ey Sırlar Âleminden Gelip de Bizleri Aydınlatan Mânâ Güneşimiz! Ey Vahdet İlinden Tenezzül Edipte Biz Beşer Âleminin Günahkârlarına Himmetiyle Can Veren Sultan! Ey En Acı İksirleri Yokluğuyla Tattıran Maneviyat Önderi! Ey Güllerin Gül Cemalinden Hayâ Ettiği Efendim! Sensiz bu dünya sönük kandillerle aydınlanan sahte gülüşler diyarı gibi yalnız. Ey Aşk Çölünün Doyumsuz Pınarı! Ne olurdu manevi varlığınla olduğumuz gibi maddi varlığınla da beraber olsaydık. Bedenimin bütün zerreleri hasretinle kaplandı. Ey Âşıklar Sultanı! Gönlümüzde çığ gibi büyüyen hasret tufanının gözlerimizden boşandığı bir vuslatla, bahar kokuları saçarak, etrafını nurunla aydınlatarak gelsen de bizi bizden alıp mest etsen. Ey Zamanın ve Mekânın Ötesinden Gelen Nur! Yüreğimde her geçen gün hasretinin yangını büyürken, gözlerim Seninle geçen her anın seyrine dalıyordu. Ve gönlümün derinliklerinden şu hatıralar sesleniyordu:

Ey Çaresizlerin Çaresi! Kördüğüm olmuş bir hayatın pençesinde acziyetimin zirve yaptığı bir dönemdi. Karanlıklara gömülmüş çaresizlik içinde ne yapacağımı nereye gideceğimi bilmediğim bir zamanı yaşıyor, sürekli bir arayış içerisinde kendimi sorguluyordum. Izdırabım her geçen gün artarak bir girdap misali Beni çıkmazlara sürüklüyordu. Bu meçhul seyrin tek pusulasının ancak Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın (cc) bir dostuna ulaşmakla elde edilebileceğini biliyor, sürekli Beni Hakk’a götürecek bir vesile arıyordum. Hayatıma yön verecek bir rehberin, kalbimdeki sancılara derman olacak bir tabibin arzusuyla tutuşuyor; sürekli Allah’a (cc) yalvararak Beni bu müşkülattan kurtarmasını talep ediyordum. Ey Vahdaniyet Sırlarının Tecelligâhı! Bu şekilde zaman akıp giderken, bir gece mânâmda Rasulullah (sav)’i; Sahabe Efendilerimiz ve nur yüzlü yeşil sarıklı bir zât ile birlikte gördüm. Bu zât Rasulullah (sav) Efendimizin sağ tarafın da bulunuyordu. Beraber bir yamaçtan yukarıya doğru gidiyorlardı. Rasulullah Efendimizin sağındaki zât eliyle de işaret ederek; “Gel, Sende Katıl Bize!” diye Beni çağırıyordu. O neşe, o heyecan içerisinde irkilerek uyandım. Aman Ya Rabbi! Bu ne güzel bir lütuftu, bu nasıl bir bahtiyarlıktı? Rasulullah (sav) Efendimizi görmek, ashabını görmek ne büyük bir saadetti. Ancak Beni çağıran O zât kimdi? Üstelik Allah Resulü’nün sağında! Çok büyük bir zât olsa gerek ki Cihan Peygamberinin sağ tarafında duruyordu. Yüreğime ateş düşmüş, bütün bedenim alev almış yanıyordu. Ve bu yangının özünde O nur yüzlü zatın esrarı can buluyordu. Hâlimi kimseye anlatamıyordum. Geceden de gündüzden de geçmiştim. Aşkın hakikati bedenimi sarıyordu. O zât kimdi? Beni neye, nereye davet ediyordu? Acaba O’nu tekrar görebilecek, davet ettiği yere gidebilecek miydim? Bu sualler sürekli zihnimi meşgul ediyordu. Ümitle hayatımı yeni bir ufka sevk edecek olan, O ay yüzlü zatın bahtıma doğacağı günü bekliyordum. Camilerde, türbelerde, gördüğüm her beyaz sakallı insanda O’nu arıyordum. O’ndan bir nişane bildirene, O’ndan bir haber getirene müjde olarak canımı verecektim. Yüzümün sararmasını, gönlümün derdini, can evimdeki yanışı sorma…

 Günler böyle geçerken arkadaşlarımdan birisi Konya’ya Allah’ın (cc) dostu çok mübarek bir zâtın geleceğini ve Beni de O zâtın sohbetine götürebileceğini söyledi. Bizde sohbeti dinlemek için gittik. Kalabalık cemaat içerisinde uygun bir yer bulup oturduk ve herkes gibi merakla beklemeye başladık. Bu kuru bekleyişte insanı rahmet esintileriyle coşturan bir huzur, her şey de İlâhî bir iklimin tesiri hissediliyordu. Derken kapı açıldı ve hepimiz ayağa kalktık. “Aman Ya Rabbi! Bu ne güzellik, bu nasıl bir insan!” O’nu görünce dizlerimin bağı çözüldü, takatim kesildi. Ey Allah Nurunun Pervanesi! Sanki bu ana kadar gözlerim kördü, kalbim hiç atmamıştı. Yüreğim emsalsiz bir mutluluğu kucaklıyordu. Çünkü O, kapıdan giren, mânâma gelen, Peygamberimizin (sav) sağ tarafındaki, yeşil sarıklı nur yüzlü zâttı. Ey Marifet Ufkunda Doğan Güneş! Ey Ümitsizlerin Ümidi! İşte O Sultan “Siz”diniz Efendim. Hani Sizi görünce boğazım düğümlenmişti de başımı öne eğmiş, hayranlıkla Sizi dinlemiştim. O güzel sohbetiniz Beni mest etmişti. Ey Sohbetiyle Beni Sarhoş Eyleyen Sâkî! Söylediğiniz her sözde mutlaka payıma düşen bir şey vardı. Her bir sözünüz en ulvi tecellilerin esrarını taşıyordu. İfadeleriniz beşeri hissiyatlardan sıyrılmış bir mânâ sultanının kemâlât güneşiyle Bizleri yakmasıydı. Bir nazarınız sefaletten verasete sevk eden bir ummandı. Ey İlmini Rahman’dan Alan İlâhî Hatip! Sohbetinizin bitiminde sormak istediğiniz bir şey var mı?” demiştiniz de, Ben de rüyamı anlatmıştım. Gayet memnun bir şekilde Beni dizinizin dibine oturtmuştunuz. “Evladım, Peygamber Efendimizin ve O’nun varislerinin şekline suretine şeytan giremez. Gördüğün rüya rüyayı sahîhâdır. Bizde Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından ümmeti Muhammedi irşad ve ikazla görevlendirildik elhamdülillah. Bize müntesip olman işaret olunmuş.” demiş ve akabinde “Bizi manevi babalığa kabul ediyor musun?” diye sormuştunuz. Efendim, o gün olduğu gibi bugün de, vallahi ezelden ebede kadar kabul ettim Ey Benim Sultanım! Senden önceki hayatı da Sensiz bir hayatı da yok saydım. Ey Ufkumda Doğan Güneş! Ömrüme milat, gönlüme vuslatsın. Ayım, günüm, ruhum, hayatım sensin; baktığım her yerde aldığım her nefeste, sen varsın ruhumun derinliklerinde… Ey Gözlerinin Sedasında Kaybolduğum Gül Bahçesi! Seninle yaşanan her an reyhan kokulu zümrütlerin süslediği emsalsiz, doyumsuz vakitlerdi. Ey Lâmekân Şehrinden Dünyaya Akan Derya! Hani çok sıkıntılı dönemler geçiriyordunuz. Artık bu sıkıntılar dayanılmaz bir hâl aldığı vakit Konya’ya hicret etmiştiniz. Konya’ya geldiğinizde sormuştum; “Efendim; hicret edebileceğiniz birçok yer varken, bu saadete Konya’nın ermiş olmasının hikmeti nedir? Neden Konya?” sizde, “Evladım; Allah Resulü’nün (sav) tavsiyesi, Mevlana Hazretlerinin daveti üzerine Konya’ya geldik. Elhamdülillah hicret sevabına da nail olduk.” demiştiniz. Ben de heyecanla “Efendim! Bizde ensar sevabı alacak mıyız?” diye sual edince, “Tabi ki evladım.” demiştiniz. Ya Rabbi! Ensar olmak, ensar olabilmek, o ne bahtiyarlıktı. Ey Hicretiyle Bizi Ensar Eyleyen Sevgili! Seni yanık yüreklerimizle, gözyaşlarımızın resmettiği cemalinle, geçeceğin yollara koyduğumuz başlarımızla karşılıyoruz.

Ey Marifet İlinin Padişahı! Bir gece yatmanız için yanınızdan ayrılmak üzereyken, “Evladım, odada kimse kalmasın, Seninle sohbet edeceğiz.” demiştiniz. O ne mesut bir geceydi, o ne doyumsuz sohbetti. Sabaha kadar aklım iflas etmişti. Sanki başka âlemlerde, sanki başka yerlerden işitmiştim dilinizden dökülen her bir cümleyi... Anlattıklarınız satırlardan değil Efendim, Mevla’nın lütfettiği sadırlardan gelen İlâhî sırların akıl almaz nükteleriydi. Ey Güzelliğini Vasfetmeye Takatsiz Kaldığım Sultanım! Hangi hatıranı anlatayım. Bütün yaşantınız, saadet asrının günümüzdeki tezahürüydü.  İnsanlığın kurtuluşu için verdiğiniz mücadele Rasulullah (sav) Efendimizin verdiği mücadele gibiydi. Bütün ömrünüzü “Ümmeti Muhammed”in irşadına adamıştınız. Ümmeti Muhammed’in irşadı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz, bir kişinin daha Allah demesi için uğraşır, kendinizi yıpratırdınız. Dervişlerinizle tek tek ilgilenir, hangi şartlarda olursa olsun, sıkıntılarına koşar, dertlerini dinlerdiniz. Bu mücadele içerisinde nihayet hastalanmıştınız. Üzücü haberi alıp da ziyaretinize geldiğimizde; “Oğlum emri Hakk vâkî oldu, az zamanımız kaldı” dediğiniz an, sanki yedi kat gök biri birinden ayrılıp yere yıkıldı ve içimden çıkan büyük bir ateş kafatasımın içini kapladı. Ellerim boşlukta kalmıştı. Gözlerim bomboş bakıyor, kan ağlıyordu. Rahatsızlığınız giderek ağırlaşmaktaydı. Hastalığınızın hat safhaya geldiği son demlerinizde Beni çağırıp bir şeyler söylemiştiniz, akabinde Bizde çaresizliğimizle Size; “Efendim; vefatınızdan sonra ne yapalım?” diye sormuştuk. Sizde “Evladım; Allah’a (cc) hamdüsenalar olsun, Bize vefatımızdan sonrada manevi yetki verdi. Herkes tâyin edilen zâkirlerine biat etsin. Derslerine de aynen devam etsinler. Bizi nerede anarsanız biiznillah orada oluruz. Zira kâmil bir mürşidin vefatıyla himmet kesilmez. Allah’ın (cc) izniyle ruh beden kılıfından kurtulduğu için kınından çekilmiş kılıç gibi oluruz. Dervişlerimizin her türlü sıkıntılarında imdatlarına yetişiriz. Sizi Mehdi Resul’e Ben ulaştıracağım inşallah.” demiştiniz. Ey Kesret İlinden Vahdet Âlemine Göçen Sultanım! Dediklerinizden zerrece şüphem yok. Himmetinizle yaşadığım halleri, tattığım nimetleri Ben bilirim. Ey bizleri dünyaya köle olmaktan kurtaran, Allah’a kulluğu kalplerimize nakşeyleyen İlâhî Tabip! Maddi varlığınızla gözler önünden çekilmiş olmanıza rağmen; manevi varlığınızla, daima artan himmet ve nazarlarınızla her an başımızdasınız. Ey bize Allah’a dostluğu öğreten, peygamber yolunu tatbik ettiren, sadakat ve bağlılığı damar damar kanlarımıza işleyen Şah-ı Âlem! Söylemiş olduğunuz her şeyi aynıyla yerine getirdim. Bize çizmiş olduğunuz istikametten bir an olsun sapmadım. Bütün kardeşlerimle birlikte aşk ve muhabbetle mirasınıza sarılıp, yoluna hizmeti, zatına dervişliği kendime şeref kabul ettim, Efendim. “Hani derdiniz ya Evladım, bu dervişler emanet” diye. Ey Sadakat Toprağının Gülü! Bir nefes dahi emanetinize ihanet etmedim. İhanet rüzgârına kapılıp da sersefil bir halde savrulan, teslimiyetinin yerini tereddüde terk eden biçarelerden olmadım. Gönlümü Senin gayrında kimseye açmadım. Daima Senin yolunu, Peygamberimin yolunu anlattım, anlatıyorum. Ve Efendim, Sizi sağlığınızda görmediği halde mânâsına girip de işaret ettiğiniz yeni kardeşlerimizi, sizi sağlığınızda görmüşler gibi yönlendiriyorum. Usullere gösterdiğiniz şekilde riayet ediyor, her bir emanetinize özveriyle sahip çıkıyorum.

Ey Yirmi Birinci Asrın Aşk Membası! Sizin en büyük eksiğiniz, bizim gibi acizlerin size evlat olmasıdır. Zira bizler; yüzyıl Senin kapının toprağının hizmetinde bulunsak, yine de; Senin bir günlük hakkını ödemiş olamayız. Senin, ışıkları âlemi kaplayan güneşinin ışığı karşısında hesaba katılmayan bir zerre varsa, o da biziz. Ey Cennet Ehlinin Bağı! Nefsime Mevlana’nın ifadesiyle haykırıyorum. “Ayağı ruhların üzerinde olan Sultanımın bastığı yere ayağını değil başını koy.”, ve Efendim; biliyorum ki şimdi siz: “Onlar sıddık makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer/55) ayetinin muhatabısınız.

Ey aşkının ateşiyle benliğimi yitirdiğim Gülen Gül! İçime ateş düştü, başım sarhoş, içim bir hoş; hoş bugün sabahlara dek öldüğüm, bir demet gül gibi yolarına döküldüğüm bu satırları yazmayı arzu ediyordum. Ama bu gece mânâma gelmiş olman Beni çaresiz bıraktı. Ve bu çaresizliğimle yine Senden Sana dönüyorum.

Ey sözleri, gözleri, hayatıyla Sırlar Âleminin Tecelligahı! Biz Seni layıkıyla bilemedik ama bir tek aşka Senin aşkına tutulduk. Emanetine sadakatle sarıldık. Ve hâlâ, o gün olduğu gibi bugünde emanetin bıraktığın gibi, bıraktığın yerde dimdik duruyor. Ve Ey himmet ve nazarıyla bizleri şad eyleyen Sultan; bizler emanetinin başında Sana kavuşacağımız günü bekliyoruz.  

Gönül dünyamdan gelen bu esintileri şahsı maneviyenize arz ediyorum.

Bu yazılanlar Mevlana’mızın ifadesiyle “Kıptîye kan görünür amma Musa’ya âb-ı hayattır”