106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

Kıssadan Hisse ( Basireti Açılmayan Derviş)

          Yıllarca üstadına hizmet eden, onun göstermiş olduğu usuller çerçevesinde Allah’a vuslat kapısını aralamanın gayretiyle gecesini gündüzüne katan bir derviş varmış. Bu derviş üstadına gönülden bağlı âşık, sadık, ihlaslı bir kimseymiş. Dergah içerisinde her türlü hizmete muhabbetle sarılan, yaptığı hizmetlerle üstadını memnun ederek ona yaklaşan bir seyir içerisinde hızla yol alıyormuş. Ancak, dervişin zamanla dergahta hizmeti arttıkça, üstadına yakınlaştıkça bu samimi arzu ve istekleri farklı bir boyut kazanmaya başlamış. Zira derviş geçen yıllara yaptığı hizmetlere baktıkça hâlâ basiretinin (kalp gözü) açılmamış olmasına bir anlam veremiyor dergâha kendisinden sonra gelen dervişlerin basiretlerinin açıldığını gördükçe içten içe onları kıskanıyormuş.

         Öte yandan nefsi de durmadan bu yönde telkinde bulunuyormuş. Ne yaptıysa kalbini bu arzulardan arındıramayan derviş üstadından yardım istemesi gerekirken bunu yapmaz ve nefsini tatmin etme yolunu seçerek bir gün üstadının huzuruna çıkar. “Efendim yıllardır gelir gider hizmet ederim ancak bu kadar vakit geçmesine rağmen basiretim bir türlü açılmadı. Oysa dergaha benden sonra gelen, benden az hizmeti bulunan arkadaşların kısa zamanda basiretleri açıldı. Ben de basiretimin açılmasını istiyorum.” diye üstadına gönlünden geçirdiklerini bir bir söyler. Üstadı dervişin bu küstahlığı karşısında “ Evladım sen hiç haziran ayında kar yağdığını gördün mü? Hiç elma ağacının kiraz verdiğini gördün mü? Hiç bir balığın karada yaşayabildiğini gördün mü? Bunların olmadığı gibi hiçbir şey vakti saati gelmeden olmaz. Vakti zamanı geldiğinde ise gereken neyse o olur. Sen istikametini bozma, gönlünü bu arzulara kaptırma nakşı bırak nakkaşla meşgul ol.” diye onu ikaz etse de küstahlıkta sınır tanımayan derviş “Efendim ben illaki kalp gözümün açılmasını istiyorum. Eğer benim bu isteğimi yerine getirmezseniz yapmış olduğum hizmetlerden dolayı hakkımı helal etmem, bir daha da dergaha adım atmam.” diye haddi ve sınırı aşan ifadeler kullanınca mübarek üstadı celallenir ve “Evladım Allah umduğuna nail etsin.” der. Üstadının bu sözlerinin ardından dervişte bir takım acayip haller meydana gelir ve basireti açılır. Sevinçle dergahtan ayrılarak hanesine doğru gider.

Bu hevesi yerine gelen derviş nefsinde meydana gelen rahatlığın neticesinde huzurla evine varır. Tam eve girecekken bahçede bulunan köpeklerin hal lisanıyla:”Ya Rabbi sana şükürler olsun. Sen ne büyüksün ki yarınki rızkımızı bugünden tahsis ettin.” Diye dua ettiklerini kendi aralarında da “Sahibimizin bu gece kümesteki tavuğu ölecek. Onlarda tavuğu yiyemeyerek bize yarın taam olarak verecekler.” şeklindeki konuşmalarını işitir. Derviş kalp gözünün açılmasının ne kadar karlı bir iş olduğunu düşünerek derhal kümese varır. Gece ölecek olan tavuğu tuttuğu gibi keser ve hanımına vererek pişirmesini ister. Diğer taraftan da aklınca tavuğu kurtardığı için sevinir, mutlu olur.

Ertesi gün derviş evinden bazı ihtiyaçları almak amacıyla ayrılarak çarşıya çıkar. İhtiyaçlarını görür.Akşama doğru evine döner. Hanesine gireceği sırada köpeklerin tekrar birbirleriyle konuşmalarına şahit olur. Köpeklerin bu sefer: “ Ya Rabbi! Sen ne büyüksün, ne kadarda ihsan sahibisin.” diye Allah’ı methü sena ettikten sonra birbirlerine “ Mevla dün bir günlük rızkımız olan tavuğu rızık olarak yazdı. Fakat sahibimiz onu kesince Rabbimiz bunu ziyadeleştirdi. Bu gece ahırdaki inek ölecek ve onun etini bize verecekler. Bu et bize bir ay yeter.” dediklerini işitince derviş pürtelaş hemen eline bıçağı alır ve ahıra giderek ölecek olan ineği keser. Etini de hemen satar. Derviş aklınca ineği de kurtarınca mutluluğu bir kat daha artar. Tekrar tekrar basiretinin açıldığına sevinri durur.

Üçüncü gün sabah işe giden derviş o günü de etmiş olduğu karların coşkusu ve bu sayede elde edebileceklerinin hayaliyle geçirir ve akşam eve dönünce bir kez daha köpeklerin konuşmalarına şahit olur. Köpeklerin: ”Ne yüce, ne büyük, ne cömert Rabbimiz var. O bize önce tavuğu, sonra ineği rızık olarak tayin etti ama sahibimiz onları keserek bizden aldı. Ancak Allah (cc) buna rağmen rızkımızı genişletti, arttırdı. Bu sefer sahibimizin atı ölecekte. Etini bize verecekler. Onun eti bize iki ay boyunca yeter.” dediklerini işitince hemen ahıra girer atı çıkarır ve doğruca mal pazarına giderek atı satar. Derviş basiretinin açıldığı günden bu yana önce tavuğu sonra ineği ve atı kurtardığını ve bu sayede çok kâr elde ettiğini düşünerek evine gelir.

            Yaşadığı her hali üstadına anlatıp onun yönlendirdiği şekilde hareket etmesi gerekirken derviş bunu yapmayarak hata üstüne hata yapmaktadır. Üstelik kapıldığı sarhoşluğun neticesinde bunu idrak etmekten epeyce yoksun kalmıştır. O yüzden yaşadığı manevi hallerden kendince manalar çıkarıp ona göre hareket etmektedir.  Ve bu sayede çok kar elde ettiğini düşünmektedir. Lakin her şey böyle güllük gülistanlık gitmez. Derviş evine girince tekrar köpeklerin hal lisanıyla konuşmalarına vakıf olur. Köpekler bu sefer:”Ne yüce, ne cömert Rabbimiz var. Rızkımızı sürekli ziyadeleştirdi. Nasibimiz önce tavukken inek oldu, inekken de at oldu. Ancak sahibimiz onlar bize ulaşmadan gereğini yaptı. Ama olaylar böyle cereyan ettikçe Rabbimiz rızkımızı genişlettikçe genişletti. Zira bu gece sahibimiz vefat edecek. Onun ölümü sebebiyle eşi, dostu, akrabası, sevenleri bir dünya yemek getirecek. Bu yemeklerden artanı da bize verecekler. Bizde bunları üç dört ay yeriz.” deyince bir anda bütün hayatı gözlerinin önünden acı acı geçen derviş hışımla evinden ayrılarak tereddütsüz üstadının huzuruna varır.“Aman efendim ben mahvoldum bittim. Ne olur bana yardım edin. Bu gece ölecekmişim. El aman!” diyerek yaşadığı manevi halleri ve buna karşılık yapmış olduklarını anlatır. Üstadı dervişi dinledikten sonra ona dönerek “Evladım ben sana kaldıramazsın dememiş miydim? Allah-u Teala sana gelecek bir musibeti tavuğunu elinden keffaret olarak alacaktı. Lakin sen buna itiraz ettin ve tavuğu kestin. Mevla’nın hükmüne müdahale ettin. Cenab-ı Hak sana merhamet etti, kefaretini biraz daha arttırdı. O musibeti ineğinle üzerinden alacaktı. Ancak sen ona da itiraz ettin. Cenabı Allah ona da merhamet gösterdi. Keffaretini biraz daha büyülttü. Atını alarak başına gelecek bu musibeti üzerinden atlattıracaktı. Sen buna da itiraz ettin. Onun için yapılacak bir şey yok. Eğer başta bize danışsaydın, eğer nefsine değil de bize tabi olsaydın başına bu işler gelmeyecekti. Çünkü her işte bir sır, her sırda bir hikmet gizlidir. Bunu da ancak ehli bilir. Onun için Allah’ın takdirine rıza göster.” der ve dervişi gönderir. Derviş boynu bükük bir şekilde pişman pişman evine döner. Ve ertesi gün o rızıklar köpeklere ulaşır.

         Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri zerreden küreye bütün kâinatı belli bir nizam bünyesinde yaratarak ilahi sırlarla örmüş, talep edenlerin belli usuller dâhilinde kemale ererek bu sırların özündeki hikmete erişmesini, nihayetinde zatına vasıl olmasını murat etmiştir. Kulun bu seyirde ki yegâne önderi, Hak katında azami derecede kıymetli olan, mürşidi kamillik makamına ulaşmış evliyaullahtır. İnsana bir mürşidi kamile ulaştıktan sonra gerekense, iradesinden tamamen sıyrılarak, her halini ilahi emir doğrultusunda yaşayan bu mübarek zata tam manasıyla tabi olmak ve onun, manevi tedavisi altında olunduğu sürece, vermiş olduğu reçeteyi harfiyen uygulamaktır. Kıssamızda bahsi geçen dervişte Allah’a vasıl olmak amacıyla bir mürşidi kamile müntesip olmuş ancak, zaman içerisinde bu intisabın en önemli mevzusu olan usullere riayet bahsini nefsani arzuları doğrultusunda hareket ederek göz ardı etmiş ve küstahlığında sınır tanımayarak acı sonunu hazırlamıştır. Zira “Vuslatta usul esastır.” Mevla’ya vuslat kapılarını açan usullere eksiksiz riayettir. Usullerin temel taşlarından biriside dervişin her manevi hali üstadına anlatarak onun sevk ve idaresi doğrultusunda hareket etmesidir. Dervişin usullere uymaya başladığı andan itibaren iradesinden soyunarak manevi seyrini üstadının kontrolüne bırakması gerekir. Nitekim  Kıssamızda anlattığımız derviş gibi bende bu hal niye yok, ben de isterim gibi ifadelerinden kalben ve kavlen sıyrılmak gerekir.  Çünkü “Bostancı bostanını ne zaman sulayacağını bilir.” Nasıl bir doktor hastasının hastalığındaki gelişmelere ve hastanın bünyesine göre farklı tedaviler uyguluyorsa,  mürşidi kamilde dervişini Allah’a vuslat yolunda manevi hal ve seyri istikametinde, istidadına göre donatır ve yönlendirir. Böylece her derviş usullere riayet ettikçe farklı tecellilere muhatap olarak Allah’ın seçkin kullarına dahil olur. Lakin hasta kalkıpta falan hastanında hastalığı benimkiyle aynı, doktor ona farklı tedavi uyguluyor diye düşünerek bana da aynı tedaviyi uygula deyipte buna doktoru mecbur ederse şifa bulamayıp perişan olacağı gibi derviş de aynı üslubu üstadına kullanırsa; Allah’ın dostuna isyan etmiş, dolayısıyla direk Allah’a isyan etmiş olur. Böylece “Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, Ben ona karşı harb ilan ederim.” hadisi şerifi uyarınca Allah’ın gazabını üzerine çeker. Nihayetinde de kıssamızda olduğu gibi adamın kellesini gövdesinden alıverirler. Zira “Büyük insanın kılıcıyla oynayanın başı kopar.