106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

NEBİLER SİLSİLESİ /HAZRET-İ EYYÛB

Derin Tefekkürü İle Sabır Taşı Olan
HAZRET-İ EYYÛB
-aleyhisselâm-

 

 

Hastalıktan Kurtuluş

Rahîme Hatun, yiyecek aramaya çıkmıştı. Bu arada Cebrail -aleyhisselâm- gelerek Cenâb-ı Hak'tan:

“–Ey Eyyûb! Belâ verdim, sabrettin.. Şimdi de tekrar sıhhat ve nimet vereceğim!” haberi ile şu emri getirdi:

“Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!” (Sâd, 42)

Eyyûb -aleyhisselâm-, ilâhî emir mucibince ayağını yere vurdu. Hemen bir pınar fışkırdı. O da bu su ile yıkandı ve böylece mucize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden kurtuldu.

Bir başka rivayete göre, Eyyûb -aleyhisselâm- ayağını yere vurduğunda biri sıcak, diğeri soğuk iki kaynak çıkmış, O da, sıcak olan suyla yıkanmış, soğuk olandan da içmiştir.

Ayet-i kerimede “Ayağını yere vur!” diye emredilerek, mucizede bile kulun gayret, emek ve teşebbüsünün bulunmasının talep edilmesi dikkat çekicidir. Demek ki kulun, sebeplere sarılmakta kusur etmemesi, oturup sadece dua ile yetinmemesi gerekir. Ayrıca duanın icap ve şartlarını da yerine getirmek lâzımdır. Bu emir, Meryem kıssasındaki “Hurmanın dalını kendine doğru silkele!..” (Meryem, 25) emrine benzer. Ayrıca:

“…O'na ancak güzel sözler yükselir. Onu da (Allah’a) salih amel yükseltir!..” (Fâtır, 10) ifadesini hatırlatır.

Nitekim Eyyûb -aleyhisselâm-'ın büyük bir edep ve tazim içinde Cenâb-ı Hakk'a yönelişi neticesinde duası kabul olmuş ve kendisine şifa, rahmet ve lütuf kapıları açılmıştı. Ayet-i kerimede buyrulur:

“Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere O'nun duasını kabul ettik. Kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve O'na aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.” (el-Enbiyâ, 84)

Hazret-i Cebrail, sıhhati iade edilen Eyyûb -aleyhisselâm-'ın başına Allah’ın emri ile bir tâc koydu. Güzel elbiseler giydirdi. Lütuf bulutu geldi ve üstüne altın parçacıkları serpildi.

Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:

“Eyyûb, mucizeli suda yıkandığı sırada, önüne bir sürü altın çekirge düşmüştü. Eyyûb, bunları hemen toplayıp elbisesine doldurmaya başladı. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

«–Ey Eyyûb! Görüyorsun, Ben malını sana iade etmek suretiyle seni zengin kılmadım mı?» buyurdu. Hazret-i Eyyûb:

«–Evet, yâ Rabbî! Beni o suretle zengin kıldın. Fakat Sen'in hayır ve bereket hazinelerinden müstağni kalamam. Bu sebeple ind-i ilâhîden her ne buyrulursa kabulümdür. Çünkü veren Sen'sin, Sen'in verdiğin şeyi nasıl reddederim?!» dedi.” (Buhârî, Gusl, 20; Enbiyâ, 20; Nesâî, Gusl, 7)

Bu sırada Rahîme Hatun şehirden döndü. Hazret-i Eyyûb'u tanıyamadı. O'nun kaybolduğunu zannederek sahraya koştu. Feryat edip ağladı. Eyyûb -aleyhisselâm- seslendi:

“–Ey hanım! Kimi arıyorsun?”

“–Bir hastam vardı, hayat arkadaşım idi. Bu kadar sıkıntı çekmiş iken, şimdi o hazineyi yitirdim...”

“–O nasıl bir kimse idi.”

“–O sabırlı Eyyûb'du. Sağlıklı iken sana benzerdi.”

“–Ey Rahîme! İşte o benim. Allah Teâlâ, bana sıhhat verdi.”

Her ikisi de sevinçle ağlaşarak Cenâb-ı Hakk'a şükürde bulundular.

Eyyûb -aleyhisselâm-, artık eski gençlik ve dinçliğine kavuşmuştu. Buna ilâveten Allah Teâlâ, O'na evvelkinden daha fazla mal ve evlat ihsan etti:

“Biz'den bir rahmet ve akl-ı selim sahipleri için de bir ibret olmak üzere, O'na hem ailesini, hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.” (Sâd, 43)

Nihayet Eyyûb -aleyhisselâm- ve ailesi, darmadağın bir hâlde iken tekrar bir araya toplandı. Eskisinden daha büyük lütuflara nail kılındı.

Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan afiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «ââh!» çekti. Sebebini sordular. Dedi ki:

“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için ağlıyorum.”

Rahîme Hatun’un Hizmetinin Mükâfatı

Rivayete göre Eyyûb -aleyhisselâm-, hanımının bir hatasından dolayı sıhhate kavuştuğunda ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Ancak zevcesinin O'na karşı hizmet ve fedakârlığı büyüktü. Bu sebeple Allah Teâlâ, yüz tane ekin sapından oluşan bir demetle bir kere vurulmasını kâfi görerek onlara merhamet buyurdu ve şöyle emretti:

“Eline bir demet sap al da onunla vur; yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyûb'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi bir kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd, 44)

Ayet-i kerimedeki ruhsat, şer’i ceza ve yeminlerde “Eyyûb ruhsatı” adıyla baki kalmıştır.

Hastalığının en şiddetli günlerinde Eyyûb -aleyhisselâm-'a hanımı Rahîme Hatun:

“_Sen bir peygambersin! Allah Teâlâ'dan sıhhat ve afiyet istesen de bu dertlerden kurtulsan!” deyince Eyyûb -aleyhisselâm-:

“_Sıhhat ve afiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?” diye sordu.

Rahîme Hatun:

“_Seksen yıl idi.” dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-:

“_Ey Rahîme! Şiddet ve belâ müddeti en az sıhhat ve safa süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ'ya şikâyet etmekten hayâ ederim. Allah Teâlâ, bizlere nimetler verirken (razı oluyoruz da) , O'ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?! Ben Rabbimden razıyım!” dedi.

Eyyûb -aleyhisselâm-'ın bu tavrı, rızanın en güzel misalini sergiler. Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalandığı sırada, bütün musibet ve sıkıntılarına rağmen, hâlinden şikâyet eder bir duruma düşmemek ve takdire rızada icap eden sabrı göstermek için, hastalığını Cenâb-ı Hakk'a arz etmekten, sıhhat ve afiyet istemekten bile çekinmiştir. Nihayet zevcesinin ısrarı ile sadece:

“Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye niyazda bulunmuştur.

Bu dua üzerine Allah Teâlâ, kullukta daim olanlara bir rahmet hatırası olmak üzere onun derdini gidermiş ve hastalığına şifa vermiştir. Böylece sabır, şükür, teslimiyet ve muhabbetullâhın neticesinde eski zinde hayatı Eyyûb -aleyhisselâm-'a iade edilmiştir.

Allah Teâlâ, Hazret-i Eyyûb'u, bütün bu olup bitenler sırasında rıza hâlinde sabırlı bir kul olarak bulduğunu beyan buyurmuştur.

Eyyûb -aleyhisselâm-'ın sabrı ve rıza hâli, Hak yoluna giren salik ve dervişlerin bilhassa ibret ve hisse alması gereken en güzel bir misaldir.

Allah Resulü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in Tâif'te katlandığı ıstırap ve çile, hiçbir kula nasip olmayan “Miraç” hâdisesinin zeminini teşkil ediyordu.

Ashâb-ı kiramdan Ebû Said el-Hudrî -radıyallâhu anh-, Resûlallah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hasta iken O'nu ziyarete gitmiş ve O'nun ne büyük acılara sabırla katlandığını bizzat müşahede etmiştir. O şöyle anlatıyor:

“Elimi Allah Resulü’nün üzerine koydum, hararetini tâ yorganın üstünden hissediyordum.

«–Yâ Resûlallah, hararetiniz çok fazla!» dedim.

«–Biz (peygamberler) böyleyiz. Belâlar bize kat kat gelir, buna mukabil mükâfatları da kat kat verilir.» buyurdu.

«–Ey Allah’ın Resulü! İnsanların en çok belâya maruz kalanları kimlerdir?» diye sordum.

«–Peygamberler!» buyurdu.

«–Sonra kimlerdir?» dedim.

«–Sonra salihler!” buyurdu ve ardından şöyle bir izahta bulundu: «Onlardan biri fakirliğe öyle müptela olur ki kendini örten bir abadan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bolluğa sevindiğiniz gibi belâya sevinirler.» ” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

Ahret saadeti için, dünyanın geçici cazibesine ve aldatıcı nağmelerine kanmamak icap eder. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in zevce-i muhteremleri Hafsa validemiz, Allah Resulü’nün dünyaya karşı tavrını yansıtan bir müşahedesini şu şekilde anlatır:

“Biz, bir kilimi ikiye katlar, O'na yatak yapardık. Bir defasında dörde katlamıştık da, gece namaza kalkamamıştı. Bunun üzerine « altına ne serildiğini» sormuş ve her zamanki gibi serilmesini talep etmişti. İstirahatı ile fazla meşgul olunmasından da rahatsız olmuştu.” (Tirmizî, Şemâil , s. 154)

İlâhî ünsiyetin yolu muhabbettir. Sevilenleri taklididir. Sevenler, sevdiklerinden geleni hoş karşılamak mecburiyetindedirler. Sevenler, sevdiklerini dillerinden ve gönüllerinden düşürmezler. İman hayatının zevk u sefâsını yaşamak isteyen gönüller de, Allah’ın zikrini kalplerinde devam ettirirler. Ayaktayken, otururken, yatarken her hâlükârda zikredip semâvât ve arzın yaratılmasındaki ince ve nazenin hikmetlere dalarlar da:

“…Yâ Rabbî! Bunları boşuna ve abes yaratmadın! Sen'i tespih ederiz! Bizleri cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân, 191) derler.

Allah Teâlâ da, kendisinden bu şekilde razı olan her kuluna:

“Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (Seçkin ve salih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 28-30) buyurur.

Onları ebedî nimetleriyle taltif eder ve cemaliyle müşerref kılar.

Yâ Rab! Bizleri rızana nail olan gerçek tevekkül ve teslimiyet ehli kullarından eyle!

Âmin!..