106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

SULTANIMDAN GÖNÜLLERE /NİÇİN MÜRŞİD-İ KÂMİLE İHTİYAÇ VARDIR

Asrımızın Mana Sultanı, Yolumuzun Işığı Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri mürşidi kâmile olan ihtiyacın önem ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdular.

            Bazı âlimler, ulemalar Kuran’a ve Sünnet’e bağlı olduğu müddetçe ehli Tasavvuf gibi yaşayanlarda da Cenabı-ı Zülcelâl Hazretlerinin evliyası olur, diyorlar. Evet, doğrudur. Fakat bu nadirattandır. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasındaki fark dağdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasındaki fark gibidir, çünkü bahçede yetişen meyvenin bir bahçıvanı olur. Toprağını havalandırır, temizler gübresini atar suyunu verir, aşısını yapar. Çiçeklendiği zaman onun flitini verir, haşerelerden korur. Mümbit bir şey olur.

            Ama diğer taraf da kendi başına zikreden, ne nefsi levvamede olduğunu bilir ne mülhimede olduğunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliğinden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabır Allah sabır Allah der. O hastalığı çeker. Yinede Allah’a dost olur ama çeke çeke gider.

            Mürşidi kâmile bağlı olan ise sıhhatli gider. Başka bir misal verecek olursak;  nasıl devletin askeriyesi varsa nasıl orduda bir çavuşun, onbaşının, başına bir sıkıntı gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sıkıntı çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamıyorlar. Niye, sahiplenen yok, değil mi. İşte tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayanı olur. Maneviyat, evliyaullah da onları arar, onları kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarır aradaki fark budur.

            Yunus Emre Hz.leri “Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır.” buyuruyor.

            Bu sözün manası şudur. Müslüman eline bir mecmua alıyor, kalbin açılması için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut işinin olması için şu kadar esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genişliyor ama bu seferde nefis ve şeytan daralıyor. Daraldığı içinde Allah’ın varlığına birliğine şek şüphe yaptırmaya başlıyor. Aklı fikrine, fikride kalbine diyor ve konuşmaya başlıyor. Şeytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere fıkıh ilmi ile ışık tutan mezhep sahibi büyük imamlarımız dahi bu manevi ihtiyacın gerekliliğini anlamışlar.

            İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, bu mübarek, Cafer-i Sadık Hz.lerine intisap etmiş ve şu sözleri söylemiştir:

            Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydım, buyurmuştur. Buradaki, hüsran olmak manası, yanlış anlaşılmasın, ahiretini kaybetmiş anlamında değildir. Ancak buna şu şekilde bir örnek verebiliriz.

            Nasıl ki askeriyede, bir asteğmen albaylığa kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylık sınavına girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albaylıktan emekli olur. Aynı bunun gibi, maneviyatta da, erinden generalliğe kadar gidilir. İşte manevi general olabilmek için, Allah’a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi şarttır. İşte, İmam-ı Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap edip, tabi olmuş. Kendisine manevi haller, keşif ve kerametler verilmiş, o neşe ve muhabbet ile Hakk’a âşık olmuştur. O’na dost, Muhammed-ül Mustafa’ya yar olmuştur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap ettikten sonra, O’na tabi olduktan sonra yakalamış ve onun için bu aşk ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana uğramış olarak nitelendirmiştir.

            Aynı şekilde, yine, mezhep sahibi olan, İmam-ı Şafi Hazretleri ve İmam-ı Ahmet bin Hanbeli Hazretleri de, ümmi bir zat olan, Şeyban-ı Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuşlardır.

            Yine büyük âlim ve müfessir olan İmam Şarani Hz.leri de ümmi bir zat olan Ali Havas (ks) Hz.lerine intisap etmiştir. Hem mezhep imamlarımız da hem de diğer büyük ilim sahibi imamlarımızda da tarikata suluk edenler çoktur. Çünkü tarikat, şeriattan ayrı bir şey değildir. Beraberlerdir.

            Hakikate ve marifetullaha ulaşabilmek için ancak gerçek bir mürşidi kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.