106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

TASAVVUF / TEVAZU

        "Rahman’ın (has) kulları onlardır ki yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler)."(Furkan, 63)

 Cenâb-ı Hak, ebedî saadeti; dünyadayken haşmet ve azamet taslamayan, fesat çıkarmayan ve gönüllerinde Allah’ın muhabbeti dolup taşan kimselere nasîb eylemiştir. Tevazu, beğenilen bir özelliktir. Ancak, sınırı çok iyi ayarlanmalıdır. Kişinin şahsiyetini ortadan kaldıran hafifmeşreplik tevazu değildir. İnsan, büyüklük taslamamakla birlikte, zamanın ve yerin gerektirdiği davranışı göstermelidir. Yoksullar, düşkünler ve çocuklarla ilgilenmek, onların hal ve hatırlarını sormak tevazudur. İnsan, mevkisi ne olursa olsun Allah'ın kulu olduğunu unutmamalıdır.

İslam tevazuya büyük önem vermiştir. Peygamberimiz bu özelliği hem bizzat üzerinde taşımış, hem de sözleriyle tavsiye etmiştir. Bir gün kendisine bir adam getirilir, gelen şahıs korkudan titremeye başlar. Bunu gören Allah Resulü (sav); "Sakin ol! Ben bir melik değil, Kureyş'ten, kuru et yiyen bir kadının oğluyum." buyurmuştur (Gazali, İhyâu Ulûmi'd-din)

Tevazu, alçakgönüllü olmak demektir. Böylelerine, mütevazı insan denilir. Tevazu sahipleri kendilerinden aşağıda olanlara küçük muamelesi yapmaz, onları hor ve hakir görmezler. Arkadaşları arasında büyüklük taslamazlar. Vakar ise, ağırbaşlı olmak demektir. Vakur kişiler mevki ve haysiyetlerinin hakkını gereği gibi korumasını bilen insanlardır.

İnsan hem mütevazı, hem vakur olmalıdır. İslam tevazu ve vakar sahibi olmayı teşvik etmekle beraber, bu hususta aşırı gitmeyi yasaklamıştır. Çünkü tevazuda aşırı gitmek insanı zillet ve meskenete düşürür, herkesin maskarası haline getirir ki bu doğru bir şey değildir. Mütevazı olacak başkalarına karşı alçakgönüllülük gösterecek diye herkesin hakaretine, adice davranışlarına tahammül göstermek, aşağılamalarına razı olmak ahlaki bir fazilet sayılmaz. Vakarda aşırılık ise insanı kibirli yapar. Kibir: Büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek, kendini başkalarından yüksek görerek onları aşağılamak demektir. Kibirli kimsenin kalbi, kendini başkasından üstün görmekle rahat eder.

Oysa insan, diğer insanlarla beraber toplu halde, bir köyde, bir şehirde ve bir cemiyette yaşamak zorunda olan bir canlıdır. Toplumdaki mevkii ne olursa olsun insanların birbirleriyle olan münasebetleri kardeşçe olmalıdır. Karşısındaki insana şefkat ve merhametle, tevazu ve alçakgönüllü olarak davranmalıdır. Kibir ve gururdan sakınmalıdır. Kibir, Allah'ın yarattığı kullarına yakışmaz. Biz kuluz, kula kulluk yaraşır.

Bazı insanlar bir mekân veya mevki sahibi olunca kimseye selam bile vermeye tenezzül etmez. Sanki küçük dağları kendisi yaratmış gibi büyüklenerek, kibirlenerek yürür. Bu, çok çirkin bir davranıştır. Nihayet hepimiz insanız. Ve insanlar arasında üstünlük sadece takva iledir. "Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a, ne kırmızının siyaha, ne de siyahın kırmızıya bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Allah'a göre en üstününüz, O'ndan en çok korkanınızdır. (Veda Hutbesi)

Allah Resulü (sav), insanlar arasındaki eşitliği ne güzel ifade etmişlerdir. Allah, halis kullarının yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüdüklerini Kuran-ı Kerim’de haber veriyor ve şöyle buyuruyor: “Rahman’ın o kulları ki onlar yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler, cahiller kendilerine (hoşlanmadıkları bir) laf attıkları zaman, -selâm- derler. Sözün doğrusunu söyler ve onlarla çatışmazlar."(Furkan, 63)  

Sevgili Peygamberimiz hadisi şeriflerinde: "Çalım satarak elbisesini sürükleyen kimseye Allah-ü Teâlâ kıyamet gününde rahmet nazarı ile bakmaz." (Riyazüs Salihîn, c. II, sh, 46) buyurmuşlardır.

Allah için tevazu gösterenin Cenabı Hak derecesini yükseltir. Büyüklük taslayanları da alçaltır. Allah'ın emrettiği ibadetleri kibir ve gururları sebebiyle yerine getirmeyenlerin yeri Cehennem’dir. Allah-ü Tealâ böyleleri hakkında buyuruyor ki:

"Bana ibadetten kibirlenip uzaklaşanlar var ya işte onlar hor ve hakir olarak Cehennem’e gireceklerdir." (Mü'min, 60)

Rasulü Ekrem Efendimiz (sav): "Cehennemlikleri sizlere haber vereyim mi? Onlar, katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen kibirli kimselerdir." (Riyazüs Salihîn, c. II, sh, 45) buyurmuşlardır. Mütevazı olmak Allah'ın emridir. İslâm'ın emridir. Allah Resulü (sav): "Muhakkak ki Allah-ü Teala Bana sizin mütevazı olmanızı vahyetti. Hiçbir kimse diğerine karşı övünmesin. Ve hiçbir kimse diğerine zulüm ve haksızlık etmesin." (Riyazüs Salihîn, c. II, sh, 37)

Sevgili Peygamberimiz (sav) büyüklenmekten, hatip geçinmekten ve samimiyetsiz parlak sözlerle halkı aldatmaktan da asla hoşlanmazlardı. Kibir ve gurur insanın değerini düşüren, ibadetlerini hükümsüz bırakan ve ilahi mükâfatlardan mahrum eden kötü bir huydur. Bir Müslüman’da bulunmaması gereken bir huydur. Peygamberimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde: "Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse Cennet’e giremez" buyurmuşlardır. Bir cemiyetin huzur ve sükûn içinde hayatını devam ettirebilmesi için o cemiyetin fertlerinin, birbirlerine sevgi, saygı ve kardeşlik duyguları ile sımsıkı bağlanmaları gerekir. Fertlerin birbirlerine karşı kibirli olduğu, herkesin kendini beğenip başkalarını hakir gördüğü, sevgi bağlarının koptuğu bir cemiyette huzur kalmamış demektir. Eğer mutlu ve huzurlu bir toplumda yaşamak istiyorsak kalplerimizdeki kin, haset, düşmanlık, kıskançlık, kibirlilik gibi kötü huyları çıkarıp atmak zorundayız. Bunların yerine muhabbet, ahlak, fazilet, adalet ve tevazu gibi güzel huylarla kalplerimizi doldurmak durumundayız. Bu durum aynı zamanda Allah'ın ve Resulü’nün (sav) de bizlere kesin ve açık bir emridir.

Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Rasulü (sav) tevazuda mutlak bir ölçü ve denge içindeydi. Peygamberimiz (sav) sonsuz bir tevazu ve büyük bir edep sahibi idi. Herkes O’nu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat o şöyle demektedir:

"Hiç kimse kendi ameliyle Cennet’e giremez. O, Sen de mi? diyenlere: Evet, Ben de. Eğer Allah rahmeti ile sarıp sarmalamazsa." (Buharî, Rikak)

İşte Allah Resulü (sav), bu sözü söyleyecek kadar, tabii, üstün tevazuda salih bir insandı. Kendisini insanlar arasında bir fert ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu. Zaten bizzat Cenab-ı Hakk da Kur'an diliyle Rasulü (sav) Efendimize tevazuyu emretmiyor mu?: "Sana tabi olanlara tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir" (Nahl, 23) Allah Resulü (sav) halka önce kendisi selam verir, büyük küçük kiminle konuşursa bütünüyle ona yönelir, el sıkıştığı zaman elini karşısındakinden evvel çekmez, sadaka verdiğinde sadakayı eliyle fakirin avucuna koyar, bir meclise geldiğinde nerede boş yer varsa oraya oturuverirdi. O’nu ilk göreni korku alır, fakat görüşüp konuşunca yanından ayrılmak istemezdi.

Allah (cc) kötü kalpli, rezil ahlâklı, helal haram bilmeyen, sert mizaçlı, hayır işlerinde yardımda bulunmayan, kendinden başka büyük tanımayan, Allah'ın ayetleri okunurken hiç duymamış gibi böbürlenerek oradan uzaklaşan kimselerin düşmanıdır. İslam'ın gayesi, insanları birbirleriyle kaynaştırmak, emniyet ve huzur içerisinde hem bu dünyada hem de ahiret âleminde mutluluklarını sağlamaktır. Kibir ve gurur kabalığın, hamlığın ve yetişmemişliğin bir tezahürüdür. Tevazu ise, efendiliğin alameti ve olgunluğun meyvesidir. Gök ekinler dimdik durduğu halde, olgun başağın boynu eğri, yönü toprağa doğrudur. Akıllı ve olgun mü'min de böyle mütevazı ve alçak gönüllü olmalıdır. Tevazu sahibi insanları Allah yükseltir. Kibirli insanları Allah alçaltır. Allah Resulü; "Müslüman kardeşine karşı tevazu gösteren kimseyi Allah yüceltir. Ve ona karşı üstünlük taslayan kimseyi ise alçaltır.”, buyurmuştur. (Seçme Hadisler, sh, 83.)

Cenabı Hak insanı topraktan yaratmıştır. Toprak gibi gönülsüz ve mütevazı olunmalıdır. Mademki topraktan yaratıldık, ateş gibi yakıcı ve inatçı olmaya gerek yoktur.

Bundan dolayı kibir ve gurur kötü huylardandır. Bu kötü huylardan uzak kalmamız gerekir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzuuyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:

1- Allah Bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.

2- Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.

3- Allah için yüzü yerde olanı Allah yükseltir ha yükseltir; aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük odur.

4- Allah’ım, Beni Benim gözümde küçük göster; ve daha niceleri... Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş midir?

a- Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;

b- Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;

c- Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;

ç- Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;

d- Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;

e- Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;

f- Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;

g- Dul ve yetimleri görür-gözetir;

h- Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi…

 

Allah Resulü’nden Hz. Ömer’e, O’ndan Ömer b. Abdülaziz’e, O’ndan da dünya kadar evliya, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devasa gönül erlerine kadar, binler-yüz binler hep aynı çizgide: “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”, demişler ve ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevazuu yeğlemişlerdir...

 

Örnek teşkil etmesi adına o yüce ruhlardan bir tanesi Seyyid Ahmed-er Rufai (ks) Aziz Hazretlerinin yaşanmış bir hadisesi bize ışık tutacaktır.

Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün dervişlerine:

- İçinizde kim Bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.

Müritlerinden biri:

- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.

Ayıbını dervişine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, dervişe böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:

Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?

Derviş gözleri dolu dolu: 

Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.

            Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed-er Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;

            Ben sizin hizmetçinizim, Ben hepinizden aşağıyım, diyebildi.

 

Evet, gerçek tevazu; Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nispetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce, bu tespiti benliğine mâl etmesidir. Bu anlayışı tabiatına işlemiş olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevazı, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Zira Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dinî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep tevazu içindedirler. Hz. Lokman oğluna şöyle tavsiye etmişti:

“Kibirlenip insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde çalımla yürüme; çünkü Allah kurulup öğünenlerin hiç birini sevmez” (Lokman, 31/18)

Tevazu hulûkullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter... İnsan semalarda değil, yerde yaratılmıştır. Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.

Tasavvuf yolunun inceliklerine vakıf olmak için kişinin yapıp ettiklerine bunların sebeplerine çok dikkat etmesi gerekir. Belki çok defa insan, doğru yapıyorum diye, birçok hataya düşer. Tevazu konusu, işte bu en çok hataya düşülen konulardan birisidir. Çünkü nefse ve nefsin hallerine vakıf olmayı gerektirir. Nefsin halleri içinde bir tanesi vardır ki onu keşfetmek, bir hastalık olarak tespit etmek, gerçekten çok güçtür.

Buna Tasavvuf ıstılahında ‘varlık’ denir. Buna ‘nefsin varlık iddiasında bulunması’ veya ‘varlık duygusu’ da diyebiliriz. Bunun zıddı ‘yokluk’tur. Buna da ‘Kendini bir şey görmemek’ veya ‘kendinde, Allah-u Teâlâ’dan bağımsız bir varlık görmemek’ diyelim. Nefis bu iddiasını açıkça ortaya koymadığından, görülmesi, anlaşılması son derece zordur.

Hâkim, Ataullah İskenderî Hazretleri: “Tevazu, kibirli olmamak, kendini yok bilmektir. Binaenaleyh Allah’la bir olmak lâzım… Allah’la bir olan kendi aczini bilir ve unutmaz.” “Bir kimsenin büyüklere hürmetli, küçüklere şefkatli olduğunu ve kendisinin tevazu ettiğini biliyor olması kibirdir. Yani bir kimsenin kendi yaptığını hatırlayıp bilmesi kibirdir. “Tevazu yapıyorum” demek kibirdir. Çünkü bu bir varlıktır. Varlık ise kibirdir, kibirden gelir.

Tevazu şudur ki: Hakikat itibariyle bir varlık görmeyip her şeyi Allah’tan bilmek, herkese hürmet etmek ve bunu bilmemektir. Tevazu demek, nefsini alçaltmak demektir. Binaenaleyh nefsini hiç görüp Allah’ı bilmek ve Allah’ı görmek, kendinin ancak kul olduğunu düşünmek lâzımdır.”

Burada şu hususu da bilhassa vurgulamak yerinde olacaktır. Bir mü'min, sadece sâlih bir mü'mine karşı alçak gönüllü davranmalıdır. Buna karşılık kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselere asla tevazu ile yaklaşmamalıdır. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi para-pul, makam-mevki ile ölçen kimselere tevazu göstermeye kalkmak, İslâm'ın izzetinden fedakârlık yapmaktır ki buna kimsenin hakkı yoktur. Tevazu, menfaatperestlik için haksızın karşısında ezilip büzülmek değildir. Tevazu, hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır.