106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU/ TAKVA

TAKVA

“Ey iman edenler! Allah’tan, nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin!”

(Âl-i İmrân, 102)

Dünyada huzur ve saadetle yaşamak, ahirette de sonsuz nimetlere nail olmak, ancak takva ve amel-i salih ile mümkündür. Allah-u Teala’nın imandan sonra en çok sevdiği ve razı olduğu amel takvadır. Bir muttaki müminin imanı, günahlardan kendini muhafaza edemeyen bir insanın imanıyla elbette ki bir değildir. Kendini başta kebair günahlar olmak üzere, günahlardan muhafaza eden bir müminin kalbi aydınlanır, ruhu huzur bulur, imanı kuvvetlenir ve daima inkişaf eder. Bütün peygamberlerin en büyük seciyesi olan takva ve istikamet, evliya, mürşit ve müçtehitlerin yolu ve şiarı, bütün abitlerin manevi rızkı, şâkirlerin basiret nuru ve kâmil mü’minlerin de maksad-ı âlâsıdır. Takvada kemale erebilmek için şüpheli şeylerden de şiddetle kaçınmak gerekmektedir. Efendimiz (SAV):“Kul, mahzurlu şeylere düşme endişesiyle mahzuru olmayan bazı şeyleri de terk etmedikçe gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz.” buyurur. (Tirmizî)Kul, takva sahibi olabilmek için nefsini daima hesaba çekmelidir. Zira kalbin en büyük düşmanı olan nefs-i emmârenin şiddetli arzularına direnebilmek ve afetlerinden korunabilmek, ancak takva duygusunun kuvvetlenmesiyle mümkündür

Enes b.Malik (RA) hazretleri rivayetinde şöyle buyuruyor; -Rasulullah (S.A.V) Efendimiz, Recep ayına girdikleri zaman, şu duayı yaparlardı“Ya Rabbi, Recep ve Şaban ayını mübarek kıl; Ramazan ayına da bizi ulaştır.” Bu Hadis-i Şerifin hayli manaları vardır. Onlardan bir tanesi: İyi amelde bulunmak için, uzun ömür talebinde bulunmaktır. Ta ki, onda yapılan ibadet Allah için, Allah uğrunda olsun bu mâna icabıdır ki: İrfan sahiplerinin bütün kastları Allah için olmuştur. Onlar Rasulullah (S.A.V) Efendimizin varisleridir. Bu anlatılan halin manası: Takvadır.  Takva, iki çeşittir: Umuma has olan takva, Seçme kullara mahsus olan takva..

Seçme kullarda görülen takva, iç âlemden başlar. Bütün gayreti, cehdi, ümidi yalnız Allah-ü Teâlâ’nın zatı için harcamak asıl takvadır. Bu manayı, şu Ayet-i Kerime bize daha güzel açıklar:“Allah için, tam takva yolunu tutunuz”(3/102)

Umum müminlere has olan takvaya gelince: Allah’ın zahirde yapılmasını kötü gördüğü şeyleri bırakmakla olur. Bunu da bize, şu Ayet-i Kerime bildirmektedir: “Allah için takva yolunu tutanların günahlarını Allah bağışlar”(65/5) Allah-ü Teala, cümle darlıklardan ve kederlerden kurtuluşu takva ile kıldı. Genişliğin ve kolaylığın takva yolunda olduğunu yine şu Ayet-i Kerimelerle bize haber veriyor: “Allah-ü Teala’ya karşı takva sahibi olanların işlerinde kolaylık olur”(65/4) “Bir kimse, takva yolunu tutarsa.. Allah onun için kurtuluş yolları açar..”(62/2).

Takvayı, ibadet manasına alanlar şöyle diyorlar:

-Bir kimse, ibadet ve taatla takva sahibi olursa.. Allah onu günah kirlerinden temizler.. Hatalı işlerden de saklar.. Kıyamet günü ceza almaktan korur..

Bir başka mana ise şöyledir:

-Bir kimse, Allah’a tam iman eder de kötülüklerden de çekinirse.. Allah’a kalben tam bağlı olursa, kıyamet günü güç hesabı vermekten kurtulur. Dünyanın ve ahretin sıkıntılarından da emin olur.. Ama o, bütün bu olanların farkında dahi olmaz. Bir kimse, kendisini kötü işlerden sakındırırsa.. Allah-ü Teâlâ onu zatından başka şeylerle meşgul olmaktan korur. Bilmediği canipten hoş hayata kavuşmak nasibi olur.  Haram işleri bırakıp iyi şeylere koşan, şüpheli şeylere yanaşmayan kimseyi, Allah-ü Teala, şahsi arzulardan ve dünyanın kötü tadından kurtarır. Dolayısıyla o insan, nasıl olduğunun farkına varmadan kulluk lezzetine erer.

Daha başka ve üstün bir mana ise şöyledir:

-Bir kimse, hakkı, hakikati söylediği zaman, nefsi için yapmaz; halkın dedikodusundan korkmadan yaparsa... Allah-ü Teâlâ o kimseyi insanların mekrinden korur. Bilmediği ve anlamadığı yönden zafere erdirir.

Bir mana da şudur:

-Bir kimse, Allah’tan başkasına bağlı olmaktan kurtuluş yolu ararsa. Allah-ü Teala ona, başkasına köle olmaktan yana kurtuluş ihsan eder. Habersizden, ona doğruluk ve ihlâs yollarını açar.

Ebu Hureyre (R.A) rivayet ediyor:

-“Kıyamet günü Allah-ü Teâlâ, insanlara şöyle hitap edecektir:

-Ey nas, ben sizi nesep nesep ayırdığım halde, ayrıca siz kendinizi ayırdınız. Ben, iyinizi ve muttaki olanınızı seçtiğim halde, siz zenginlerinizi seçtiniz. Bugün, benim seçtiğim nesepleri yücelteceğim. Sizin seçtiğinizi bırakacağım. Muttaki olanlar nerede Bugün onlara korku ve hüzün yoktur.”

Rasulullah S.A.V. Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:

-“Helal ile haram arasında bazı şüpheli benzerlik vardır. İnsanların çoğu, bunu bilemez. Her kim şüpheliden kaçarsa, dinini selamete erdirir. Şüpheliye dalan, harama düşmüş olur; işte bundan ötürü: Sana şüphe vereni, şüphe geçinceye kadar bırak”.

İsa A.S. şöyle buyuruyor:

-Susmanızla bir dağa benzeseniz; kıldığınız namazla da bir başka varlık olsanız, yine de sizden bir şey kabul edilmez. Taa, tam bir vera haline sahip oluncaya kadar..

Vera hali: Tam manasıyla şüpheli işleri bırakmaktır. 

Vehb b. Münebbih şöyle anlatıyor:

-Bir kimse, şöhretini yere sererse, şeytan onun gölgesinden bile kaçar.. Bir kimsenin aklı, tabii arzularına üstün gelirse işte o, bu yolda galib sayılan sabırlı bir kimsedir.

Biri, takva sahiplerinden bir zatı yolda gördü ve sordu:

-Nereden geliyorsun?

Buna karşılık takva sahibi ona şöyle dedi: 

-Bu söz senin neye yarar? Bunu bilmek sana fayda vermez. Bilinmesi sana faydalı olmayanı arama.. Sana yarayacak şeyleri ara, yaramayanları da bir yana at..

Bunun üzerine o kimse, takva sahibine şöyle sordu:

-Takvanın başı nedir?

-Nefsini şehvet arzularından koruyabilmendir. Cevabını aldı.. Takva sahibi devam etti.

-Boğazını da uygunsuz tatlardan, kalbini de gaflet uykusundan korumandır.

Devamla dedi ki:

-Âdem’i, bir lokma yüzünden; Musa’yı, bir yanlışlıktan; Yusuf’u, bir ceht yüzünden; Nuh’u, bir dua için; Davud’u, bir bakış için sorguya çeken ve nihayet iki cihanın Efendisi Resulüllah’ı bir hatıra için ihtar eden Allah’tan kork. Salât ve Selam onların üzerine olsun Takva ve vera libasına büründükten sonra, dünyalık işlere gönül kaptırmak, insana yararı dokunmayacak işlerle uğraşmak yakışmaz.

Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur:

-“Hiç kimseyi, takva ve vera sahibi bilmeden: İyidir. Demeyin. Çünkü, takva ve vera iki üstün haldir..”

Ubey b. Kaab diyor ki:

-Bir kimse, Allah için herhangi bir şeyi bırakırsa.. Allah o şahsa, ondan çok hayırlı bir ihsanda bulunur. O kimse ise, o gelen hayırlı şeyin nereden ve nasıl geldiğini bilemez.

Ömer b.Abdülaziz diyor ki:

-Az vera hali, cümle dünya ehlinin vera’sız kıldığı namazdan daha hayırlıdır.

Şöyle bir rivayet vardır:

Musa A.S. münacatı sırasında şöyle dedi:

-Ya Rabbi, sen Âdem’i kudretinle yarattın. Sonra onu cennetine koydun. Daha sonra, bir hata yüzünden onu kovdun.

Buna karşılık, şu cevabı aldı:

Ya Musa,

Sevenin sevdiğine cefası şiddetlidir.

Dostlar, düşmanlarına Karşı gösterdikleri tahammülü,

Dostlarına karşı gösteremezler.

Fahreddin-i Razi ise  “ Takvâ Kur’anı Kerimde; haşyet, îman, tövbe, taat, masiyeti terk ve ihlas anlamlarında kullanılmıştır” buyurmaktadır.

Kadı Beyzâvi takvanın Kur’anı Kerimde üç mertebede zikrolunduğunu belirtir ve bu mertebeleri şöyle sıralar.

Ebedî azaptan kurtulmak için şirkten uzaklaşmak.

Yapmak veya yapmamak ile ceza görmeye sebep olacak şeylerden kaçınmak-ki takva denilince  genelde bu kısım kast edilir-.

Kalbini, Allah’dan meşgul edecek her şeyden uzaklaştırarak bütün varlığı ile Allah’a teveccüh etmek ve O’na yakınlaşmaktır ki, işte takvayı hakikî de budur

Gerçek takva sahipleri; bu yolda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Kullardan değil, yalnız Allah’dan korkar, kula kul olmayıp ancak Allah’a kul olurlar. İslam yolunda önlerine çıkan dikenlerin sıkıntı ve acılarına dayanıklıdırlar ve Rablerine karşı hata yapmaktan son derece kaçınırlar. Hatta şüpheli şeylerden dahi, haramdan kaçtıkları gibi kaçınırlar.

Efendimiz –(SAV) “Sizin en müttakî olanınız benim.” (Buhârî, İman, 13; Müslim, Sıyâm, 74) buyurmuş ve hayatının her safhasında takva ölçüleriyle hareket etmiştir. İşte bu sebeple müttakî bir mü’min olabilmek için, Allah Rasûlü’nün sünnet-i seniyyesine riayet şarttır.

Hazret-i İsa -aleyhisselâm-, takvayı ne güzel tarif eder:

Bir kimse İsa -aleyhisselâm-’a gelerek:

“–Ey hayır ve iyiliklerin muallimi! Bir kul, Allah-ü Teâlâ’ya karşı nasıl takva sahibi olur?” diye sordu.

İsa -aleyhisselâm-:

“–Bu kolay bir iştir: Allah-u Teâlâ’yı can u gönülden hakkıyla seversin, O’nun rızası için gücün yettiğince sâlih amellerde bulunursun, bütün Âdemoğullarına da,  kendine acır gibi şefkat ve merhamet gösterirsin!” cevâbını verdi. Sonra da şöyle buyurdu: “–Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma! O zaman Allah’a karşı hakkıyla takva sahibi olursun!” (Ahmed, ez-Zühd, s. 59)

Cenab-ı Allah’ın halife olarak yarattığı insandan istediği en erdirici kulluk görevi, takva sıfatlarına sahip olmasıdır. Hz. Peygamberimiz bu gerçeği “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın” hadisiyle belirlemiştir.  Olgunlaşma ve kemale erişim mutlak yolu, ilahi ahlaklanma olan takva yaşamından geçer. Allah’u Teala’nın dostluğuna bu özelliklere sahip olmakla erişilir kul; takva özelliklerine kavuşma oranında, nefsin kötü sıfatlarını da disipline ederek onlardan kurtulmaya başlar. Kötü nicelikler, Cenab-ı Allah’ın istediği ilahi özelliklere bürünmeden nefsi asla terk etmez. Takva sıfatları kazanıldıkça, kötü sıfatlar kulu bir bir bırakmaya başlar. Kemal mertebesinde de tam arınıp yücelerek kurtuluşa ve mutluluğa erişilir.
Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır. Böyle nimetlere erişmek için biz de onlardaki özellikler olan takva yaşamı ile hayatımızı tanzim etmeliyiz. Ancak bu şekilde sonsuz mutluluk ve kurtuluşu elde edebiliriz.

Fahr-i Kâinat Efendimiz de, dualarında Cenâb-ı Hak’tan kendisine takva bahşetmesini şöyle niyaz ederdi: “Allah’ım! Nefsime takvasını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velisi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, Zikir, 73) “…Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah-ü Teâlâ ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (et-Talâk, 2) ayetini tilâvet buyurdu. (İbn-i Mâce, Zühd, 24) Peygamber Efendimiz’e (SAV) manen en yakın kimseler muttakilerdir. Muâz bin Cebel radıyallâhu anh der ki:

“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni Yemen’e vali olarak gönderirken, uğurlamak için Medine’nin dışına kadar teşrif etti. Ben binek üzerindeydim, O ise yürüyordu. Bana bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra:

“–Ey Muâz! Belki bu seneden sonra beni bir daha göremezsin! İhtimal ki şu mescidimle kabrime uğrarsın!” buyurdu. Bu sözleri duyunca, dosttan yâni Allâh Rasûlü’nden ayrılmanın verdiği hüzünle ağlamaya başladım. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:“–Ağlama ey Muâz!” buyurdu ve sonra yüzünü Medine’ye doğru çevirerek:

“–İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allah’a karşı takva sahibi olan müttakîlerdir.” buyurdu. Yine Fahr-i Kâinat Efendimiz: “Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

Rabbim cümlemizi Takva yolundan ayırmasın ve sevdikleriyle berabere eylesin âmin.