106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

SULTANLARIN SOFRASI/ Sultan Veled Hazretlerinin Gönül Sofrasından

Allah için tevazu gösteren kimseyi, Allah yükseltir. Bu bir övünmedir. Çünkü Allah için başkalarına karşı tevazu göstermek, hakikatte Allah'a karşı göstermektir ve bu da övünülecek bir haldir. Bir kimse ne kadar çok tevazu gösterirse o nispette büyür. Tevazu, o kimsenin bilgilerinin bir aynasıdır. Onun inancı, sevgisi ve bilgisinin derecesi tevazu nispetinde bilinebilir. Bu tevazu ile kendi büyüklüğünü gösterir; yani bu: "Benim her şeyi gören parlak gözlerim, temiz bir muhayyilem, her şeyi bilen bir aklım var. Ben cevheri tanıyanım, onu sağlam ve doğru tartan bir terazim var. Ben her şeyi ayırt edebilirim, zira mümin mümeyyiz bir kiyaset sahibidir." demektir.

Güneşi öven, kendini övendir. Zira bu: "Benim iki gözüm var ve gözlerimde hastalık yok", demektir. Güneşi kötülemek kendini kötülemektir. Bu da, "Benim iki gözüm kör" demektir.

Allah için tevazu göstereni, Allah yükseltir. Yani, tevazu dünya için olmayıp Allah için olursa, Allah, o kimseyi yüceltir ve işini de yükseltir. Ama eğer dünya evine karşı ve dünya için tevazu gösterirse bu yükseklikten mahrum kalır. Hatta isyan etmiş bile olur. Çünkü Peygamber (sav) Hazretleri: "Dünya sevgisi bütün günahların başıdır." buyurmuştur. Allah'tan gayrıya secde etmek yakışmaz; edenler kâfir ve Allah'a ortak koşmuş olurlar. O halde Allah'tan başka her şeye ululuk, büyüklenme ve benlik matluptur ve Allah için büyüklenme ve âdem-i iltifat lâzım değildir. Eğer Allah hakkı için tevazu gösterirsen makbul, kıymetli ve kuvvetli olursun. Çünkü firavun, Musa'ya tevazu göstermiş olsaydı Allah indindeki derecesi evliya ve peygamberlerle bir olacaktı. Sahip olduğu böyle bir büyüklüğü ve varlığı Allah için feda etmiş olsaydı hil'ât ve menzil bulurdu. Tevazu, büyükler tarafından gösterilirse, etkili olur. Eğer bir hamal, bir kimseye karşı tevazu gösterirse, o kimse hamalın bu hareketinden padişah ve emîrin tevazu gösterdiği zaman olduğu kadar memnun olmaz.

Rivayet ederler ki: Sakallı bir ihtiyar, Bir dervişe hamamda son derece tevazu gösterip başını yıkadı, arkasını keseledi ve ayaklarını öptü ve kendi aksakalını, dervişin eline ayağına sürdü ve bu türlü tevazuu son dereceye vardırdı. İhtiyar hamamdan çıkıp giyinirken o ihtiyarın tevazuu gönlüne büyük bir yük olmuştu ve şöyle düşünüyordu: "Ah! Ne yapayım ve ne hayırla onu mükâfatlandırayım? Cübbemi ve sarığımı ona versem yine de hizmetinin karşılığı olamaz. Hatta malımı bile versem yine olmaz." Bunun üzerine Allah'ın makbul ve aziz kullarına bağışladığı hilatlerden buna da bir hilat verilmesini Allah'tan diledi. Çünkü Allah'ın has kulları vardır. Allah onları bu âleme, onlardan halka, saadet ve rahmet erişsin diye göndermiştir. O has kullar, halka, Allah'ın rıza ve kabul gözüyle baktıkları zaman, onlara saadet libasını giydirdiler.

Bu derviş de ona bir hilat geleceğine kani idi. Sen bu adamın bir aziz, olduğunu zannetme! Bu bir tellâktan başka bir şey değildi. Bu tellâk, başka bir adamı hamamdan dışarıya çıkardı ve elindeki su ile dolu taşı adamın ayağına sürdü. Daha başkalarının da başını yıkamıştı ve dışarı gitmek için giyinenlerin her birinin ayağını ayrı ayrı öperek son derece tevazu gösterdi. Derviş bunu görünce: "Meğer bu adamın sakalı hamam lifiymiş, benim bundan haberim yoktu. Allah'a hamdolsun ki bundan haberim oldu ve gönlümdeki ağır yükten, sıkıntıdan kurtuldum ve hafifledim." dedi. Nitekim bütün tevazu ve hizmetleri şöyle bil: "Eğer herkesle aynı olursa bu bakımdan, "hamam lifi" derler. Bu mezellet, tevazu, yokluk ve nefsi yok etmek gibi şeyleri Allah ehli için yapmalıdır ki bir değeri olsun ve kabul edilsin. Onların önünde izzeti nefsini kırarsan, seni kırılmamış yaparlar ve bakır gibi olan vücudunu kimya gibi olan bakışlarıyla altına çevirirler. O halde gerçekte böyle bir yoklukta, varlık bulmuş ve böyle bir kırıklıkta sağlamlaşmış, bütünlenmiş olursun.

Ey dost! Eğer ebedi bir hayat istersen ölmeden evvel öl.

Çünkü İdris böyle bir ölümle bizden evvel Cennetlik oldu.

Allah buyuruyor:

"Önce Ben sizi severim ve Benim sevgimden de siz Beni seversiniz. Benim sevgim, sizin gözünüzde parlayan bir güneş gibidir. O halde her ikisi de Ben olduktan sonra siz bir âletten başka bir şey değilsiniz. Faal Benim."

Bu sebepten tevazu ve kulluğu, Allah adamına karşı yapmak lâzımdır. Çünkü Kuran’da: "Bütün kuvvet ve izzet Allah'ın, Peygamberlerin ve müminlerindir." (Münâfıkûn;8), buyrulmuştur. Aziz olan Allah'dır ve izzet de Allah'a, Allah'ın elçilerine ve müminleredir. Çünkü onlar izzete Allah'tan sahiptirler. Onları aziz tutmak Allah'ı aziz tutmakla birdir. Bu ayette, bu gruptan başkasına tevazu göstermek ve hizmet vermek ve hizmet etmek yakışmaz; hamd ve senaya müstahak olanlar enbiya, evliya ve müminlerdir; dünya ehlinin senası masiyettir, gibi bir işaret mevcuttur.

"Sen, git ashap gibi, kâfirlere karşı metin, birbirine karşı merhametli ol." (Feth; 29) Yabancıların sevgisi üzerine toprak saç.

Evliyaya gönül vermek, nasıl gönlü aydınlatırsa, dünya ehline gönül vermek de onu öylece karartır. Bu insanı besleyen yemeklerin fayda ve bir şeye yaramayan yemeklerin de ziyan vermesine benzer. Onlar süflidirler. Elini, ayağını onlara verirsen süflîlikleri sana da bulaşır. Hâlbuki evliya ve enbiya ulvîdir; eğer elini onlara verirsen, seni yukarıya çekerler ve Cehennem belâsından kurtarırlar. Mütevazı adam yaş bir dal gibidir. Onu aşağı doğru çekersen kırılmaz, kibirli bir insan ise kuru bir dala benzer; aşağı çekersen derhal kırılır. Biri: "Kuru ağacın kırılmasını görüyoruz ve anlıyoruz. İnsanın kırılmasını nasıl anlayalım ve ne bilelim?" diye sordu. Cevap olarak şunları söyledik: "İnsan, tevazu ve alçak gönüllülük gösterirken bir ferahlık ve huzur içinde bulunur ve bu hareketinden hoşnut ve mesut olur. İşte bu, onun en açık delilidir. Böyle bir kimsenin tersine, bir başkasında, kişisel bir tevazu mevcut olmasa ve teklife biraz fazla tevazu gösterse, başkasına boyun eğse ve insanların eli altında bulunsa gönlü rahatsız olur. Her zaman pişmanlık içinde bulunur. Niçin yaptım, der ve kendini o işten yıkılmış görür ve daima içinde bir yara kalır. Eyvah! Kendimi niçin kırdım ve harap ettim. Kendi yerimi ve değerimi, insanların yanında yele verdim. Bundan sonra o insanlar bana hor gözle bakacaklar, deyip daima bu gibi düşüncelerin azabı içinde bulunur. Binaenaleyh bundan da belli oluyor ki o kuru bir dal olduğundan, tevazudan bu derece kırılmış ve incinmiştir. İnsanın kırılması, böyle olur. Mevkiinden azledilmiş adama zavallı, gönlü kırık, derler. Bunun gibi yas tutan, gamlı ve talihsiz bir adam için de böyle söylenir. Tevazudan ona öyle bir hal geldi ki gamlı ve talihsiz oldu, derler. Binaenaleyh o, hakikaten gönlü kırıklardan olur. Ama akıllı adam, bilir ki izzet Allah'tandır ve Allah bağışlar ve hiçbir zaman izzet o kulun çalışmasıyla hâsıl olmayacaktır. Kimse firavundan daha yüksek olamazdı; fakat Allah onu istemediği için, bütün zelil ve itibarsızlardan daha zelil etti ve tâ kıyamete kadar devirden devre lanet ve zillete siper yaptı. Her kim kendi yüceliğini isterse zelil ve itibarsız olur ve her kim Allah'ın yüksekliğini göstermekle uğraşır ve âlemde lütuf ve kahır namına yaptığı şeyi, kendisi için yapmayıp Allah içir yaparsa kendi şahin gibi olan tabiatını bırakır ve sultan için av avlarsa elbette Allah, sultanın bileğini onun tahtı yapar ve sultanın inayeti de onun bahtı olur…