106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İSLAM BÜYÜKLERİ / HZ. MUHAMMED ŞEMS-İ TEBRİZİ

“Ben bir memleketin zâhidi ve bir minberin sahibi idim;

Gönlümün kazası Beni; Sana ellerini çırpıp gelen bir âşık yaptı.”

 Mevlâna Hazretleri, Şems Hazretlerine kavuştuğu ilk zamanlar geceleri, “Mütenebbi Divanını”  okurdu.

Bir gün Şems Hazretleri; “Bu okumaya değmez. Bunu bir daha okuma!”, diye bir iki defa söyledi ise de, Mevlana Hz.leri dalgınlığından onu yine okurdu. Bir gece, yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya daldı. Rüyasında, medresede bilginler ve fakihlerle bir tartışmada bulundu ve hepsini mağlup etti. Sonra; “Bunu niçin yaptım, buna ne lüzum vardı.” diyerek medreseden çıkıp gitmek istedi ve tam bu sırada uykudan uyandı. Ve Muhammed Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin kapıdan girdiğini gördü. Hazreti Şems'in:

“Bu biçare fakihlere yaptığını gördün mü? İşte bunların hepsi Mütenebbi Divanını okumanın uğursuzluğundandır.” dediğini duydu.

Yine bir gece, Mevlâna rüyasında; Şems Hazretlerinin Mütenebbi'yi (söz konusu kitabın yazarını) sakalından tutup yanına getirdiğini ve Mevlâna'ya;

“Bu adamın sözlerini mi okuyordun?” dediğini görür.

Mütenebbi; zayıf, nahif ve sesi kısık bir adammış. Mevlâna’ya Mütenebbi;

Beni bu Şemseddin'in elinden kurtar, artık bu divanı karıştırma, diye yalvarmış.

Nihayet Mevlâna; okumayı, okutmayı ve öğretmeyi bırakarak Lâliş sarığını (Basit bir sarık sarma şekli) sardı, Hindibar (feracesini) ( Bir nevi basit elbise) giydi. Riyâzat'a başladı ve şu şiiri söyledi.

Mevlana Hz.leri bu halini şu şekilde anlatır;

Utarid gibi defterler ve kitaplarla meşguldüm. Yerim bütün ediplerin makamından yüce idi. Fakat sakinin alın levhasını gördüğüm vakit kendimden geçtim, elimdeki kalemleri kırıp attım.”

 

Dedikodu ve İftiraların Başlaması

Herkes tarafından çok sevilen Mevlâna'nın, böyle birden bire ortadan kayboluşu, medreseyi, talebeleri terk edişi, herkesi şaşırtmıştı. Önceleri Mevlâna'yı bir müddet kendi haline bırakmışlardı. Fakat aradan birkaç ay geçince, dedikodular başlamıştı. Mevlâna’ya karşı duydukları aşırı sevgi, onları kıskançlığa sevk etmişti.

Bu sebeple, Şems Hazretlerinin kim olduğunu anlayamayan, Konya'nın bütün ileri gelen müteassıb (dinine bağlı) büyükleri, âlimleri, Mevlâna’nın dost ve akrabaları:

- Bu ne haldir? Mevlâna’yı bütün eski dostlarından, en yakın akrabalarından ve yüce mevkiinden, medrese ve talebelerinden el çektirip, kendisi ile meşgul eden bu adam kimdir? Nereden gelmiştir, diye dedikodu etmeye, kıyametler koparmaya başladılar:

- Böyle büyük bir kişinin oğlu, ayak takımının oyuncağı oldu dediler.

Bu hal karşısında bütün halk, ne yapacağını şaşırıp türlü türlü heyezanlarda (Kötü sözlerde) bulundular, söylenmeyecek sözler sarf ettiler. Böylece fitne ve fesat, haset ve kin tohumları filizlenmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe dedikodular, kıskançlık, kin ve nefret artıyor; Mevlâna’yı kurtarmak için çareler arıyorlardı. Çünkü Şems Hazretleri, Konya'ya geleli aylar olmuş, bu müddet içinde Mevlâna bir gün olsun medresesine uğramamış, talebeleriyle, akraba ve dostlarıyla görüşmemişti. Üstelik Şems Hazretleri Mevlâna’yı hiçbir kimse ile görüşmemesi ve konuşmaması hususunda tembih ederek yasaklamıştı.

Mevlâna Hz.leri ve Şems Hazretlerinin arasındaki bu muhabbeti hazmedemeyenlerin iftira ve dedikoduları o kadar artmıştı ki haddi aşan iftiralardan biri şöyle idi:

Bir gün Şems Hz.leri ve Mevlana Hz.leri Konya çarşısından dönerlerken fitne ve dedikoduculardan birisi gelmekte olan bu iki Hak aşığını görünce yüksekçe bir yere çıkıp bu mübarek insanları göstererek; “Ey ahali gördüğünüz bu kimseler Lut (as) kavminin işlediği ameli (eş cinsel) işliyorlar.” dedi. Mevlana Hz.leri bu sözleri işitince yüzünün rengi değişti çok mahzun oldu ve tahammül edemeyip; “Ey gafil! Bizlere yakıştırdığın bu amelin müptelası olasın!” deyince iftiracı zat üzerindeki elbiseleri çıkartarak yok mu benimle luti ameli işleyecek kimse diye bağırmaya başladı. İftiracılar; Mevlana Hz.leri gibi hoş görü timsali bir zatı dahi çileden çıkaracak kadar ileri gitmişlerdi.

Bir gün Şems Hazretleri, Mevlâna Hz.lerinin kapısının önünde otururken, bir talebe Mevlâna’yı görmek için gelir ve Şems Hz.lerine:

- Mevlana'yı görmek istediğini, söyler.

Şems Hz.leri:

“Mevlâna’yı sana göstermem için ne getirmişsin? Şükrane olarak ne vereceksin?”, der.

Bu söz üzerine talebe kızarak:

- Sen ne getirdin ki bizden bir şey istiyorsun, deyince

Şems Hazretleri:

“Ben kendimi getirdim, başımı O’nun yoluna feda ettim!” diye cevap verir.

Şems Hazretlerinin bu sözü, Mevlâna’nın yakınlarını ve talebelerini büsbütün kızdırarak kışkırtmış, Şems Hz.leri aleyhine şiddetli bir cereyan başlatmıştı. Artık fitneciler, açıktan açığa hem de Şems Hz.lerinin yüzüne konuşuyorlardı.

Hz. Mevlana; bir yandan halkın bu tür eziyetlerine tahammül ediyor, Şems Hazretlerine yapılan hakaretleri bertaraf etmeye çalışıyor, diğer yandan da yetiştirdiği talebelerini yönlendirerek, yakın belde ve köylerde vaaz ve irşat programlarını yürütüyordu. Zaman zaman halkın değişik programlarına da katılıyorlar, meclislerde Şems Hazretlerine söz hakkı verdiriyor, sohbetinden toplumun faydalanmasını temin ediyordu. Ara sıra Konya esnafını ziyaret ederek, onlara Emri bil Ma’ruf’ta bulunuyorlardı. Bu gezilere Şems Hazretleri de iştirak etmekte idi.

Katıldıkları her programda Şems Hazretlerinin farklı üslupları, halkın dikkatini çekiyor, kimilerinin hüsnü teveccühünü kazanırken, kimilerinin de kalbi nefretlerini kazanıyordu. Çünkü Hak adamları Hak’tan başka söz söylemedikleri için, Hakk’a talip olmayanlar onların sözlerini rahatlıkla kabullenemezler.

Allah kendisine rahmet etsin Şemseddin Tebrizi (ks) Hazretleri şöyle der:

“Bir meclis de âlimler, salihler, abidler ve müttaki kişiler zikredilir, anılırlarsa, o meclise Cenab-ı Allah’ın rahmeti yağmur gibi iner. Eğer bir meclis de Bizim adımız anılırsa, biz zikredilirsek, o meclise Cenab-ı Allah’ın tecellisi yağmur gibi yağar.”

Bazı veliler, kendilerine olan ilahi ikramları, insanlar gördükleri zaman, kalplerinde nimet sahibine bir yöneliş olması gayesi ile bu ikramları gizlememişlerdir. Bazı veliler de bunu gizleyebildikleri kadar gizlemeye çalışmışlardır. Her ikisi de doğrudur. Ancak, ulu evliya dediğimiz zatlar, bu ikramları daha çok açığa vurmuşlar, diğerleri çoğunlukla gizlemişlerdir. Şems Hazretleri de, evliyanın ulularından olduğu içindir ki bu nimetleri gizlememiş, açığa vurmuş ve sonunda bu uğurda başını vererek, gerçek dostuna kavuşmuştur.

Yine Şems Hazretleri şöyle buyurur:

“Herkes kendinden, kendi üstadından bahsederek, üstadı ile kendisi arasında bir bağ kurmaya çalışır. Bununla üstadının gözdesi olduğunu vurgulamak ister. Hâlbuki Bize bizzat Âlemlerin Efendisi mana hırkası giydirdiler. Sonra Bizim hırkamız öyle bir iki günde eskiyecek hırka değil! Bu hırka, sohbet ve hakikat hırkasıdır. Öyle bir hakikat ki ne zamana ve ne de mekâna sığar. Ne dünü var ne bugünü ve ne de yarını!”