106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

MUHİDDİN İBNİ ARABİ HZ.LERİNDEN NASİHATLER

KUR'AN-I KERİM OKUMANIN ÖNEMİ

Kur'an-ı Kerim'i çok oku. Manası üzerinde derin derin düşün. Allah-u Teâlâ sevdiği kullarını ne şekilde vasfediyorsa, sen de o vasıfları kazanmaya çalış. Kur'an'da Rabbimizin kötülediği ve O'nun gazabını celbedecek hususlar nelerse, onları da öğren ve bunları yapmaktan son derece uzak dur. Çünkü Yüce Allah, kitabında zikrettiği her şeyi amel edilsin diye indirmiştir.

Kur'an'ı okuduğun zaman kendini tamamen O'na ver. Okumakla lafzını ezberlediğin gibi amel etmek suretiyle de manasını hıfzet. Çünkü kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak kişi, Allah'ın kitabını ezberlediği halde unutan kimsedir. Ayeti ezberleyip onunla amel etmeyenin durumu da aynıdır. Bu ayet, kıyamet günü bu kişinin aleyhinde şahadette bulunacağı gibi büyük üzüntü sebebi de olacaktır. Efendimiz (sav)'den Kur'an'ı okuyan ve okumayan mümin ve münafık kişiler hakkında şu hadis-i şerif nakledilmiştir:

“Kur'an okuyan müminin misali hem kokusu hem de tadı güzel bir meyve gibidir.”

Kokusuyla kastedilen tilavettir. Kıraat esnasında çıkan nefesler, kokulu meyvenin yaydığı güzel havaya benzetilmiştir. Tadı güzel denilmesi de müminin imanına telmihen (imalı söyleme) söylenmiştir. Bir hadis-i şerifte:

“Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan ve peygamber Muhammed Mustafa (sav)'dan razı olan, imanın tadını tatmıştır.” buyrulmuştur. (Müslim)

Görüldüğü gibi Efendimiz (sav) bu hadisi şeriflerinde “tadı” imana nispet etmiştir. Sonra Kur'an-ı okumadığı için de kokusuz bir meyveye benzetilmiştir. Kur'an hafızı olup ta okumayanın durumu da böyledir. Habibi Ekrem Efendimiz devamla:

“Kur'an okuyan münafık ise kokusu güzel ve fakat acı olan Reyhan otu gibidir.”

Çünkü Kur'an-ı Kerim güzeldir; dolayısıyla Kur'an'la dolu olan nefse de güzeldir; fakat iman olmadığı için tadı acıdır. Zira nifak (arabozuculuk) gizli küfürdür. Tatlılık imana hastır.

“Kur'an okumayan münafık da hem acı hem de kokusu olmayan ebu cehil karpuzu gibidir.” (Buhari)

Buna göre diyebiliriz ki Allah'ın razı olacağı her kelâmda bunun gibidir. Yani söylenen söz güzelse, söz sahibinin mümin veya münafık olmasına göre ayrı ayrı değer kazanır. Şu kadar var ki Kur'an'ın şerefi hiçbir kelamla ölçülemez. O'nun Allah katında müstesna bir yeri vardır. Böyle olunca zâkire (Allah'ı anan kimseye) lazım olan, Rabbini zikredeceği zaman bu hususu göz önünde bulundurup, Kur'an'ı Kerim'de varid olan zikirlerle Allah'ı zikretsin.  Böyle yaparsa hem zikretmiş, hem de Kur'an okumuş olur. Kur'an okuduğu zaman Yüce Allah'ın Zat-ı Ulûhiyetini kelâmında zikredişini hikâye etmiş olur ki bu durum kişinin kendi nefsini Rabbi'nin menziline koyması anlamına gelir ve böylece okuyan ve dinleyen Hak olmuş olur. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Ona müsaade et de Allah'ın kelâmını işitsin.”  (Tövbe; 6)

Yani Allah'tan işitsin. Yine Cenab-ı Hak, kulunun diliyle “Hamd edenin hamdını Allah işitti” buyurmaktadır. Bundan murad söyleyenin ve işitenin Hak Teâlâ olduğunu beyandır.

Kur'an okuyucusuna kıyamet gününde şöyle denilir: “Oku ve yüksel denildi” Kur'an tilavet edenin bu dünyadaki terakkisi (ilerleme), kendi tilavetinden Hakk'ın tilavetine terakki etmesidir. Şöyle ki Hak Teâlâ kulunun diliyle tilavet eder olsun. Nitekim sevip razı olduğu kullunun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı oluyordu. Bunun gibi konuşan dili de olması mümkündür. Artık kul, Allah'ı tespih, tahmid ve tehlil edecekse, Kur'an'da varid olduğu şekilde etsin. Böyle yaparsa kendi nefsiyle yaptığı kıraatten, Rabbiyle yapacağı kıraate yükselir. Bu durumda Hak Teâlâ kendi kitabını okumuş olur. Bu kul da kıyamet gününde Kur'an'dan okuduğu son ayete kadar yükselir ve kulun lisanı üzere Cenab-ı Hakk'ın okuduğu bu ayetin derecesi ne ise kul orada durur. Kur'an olmayan zikirlerin derecesi buraya yaklaşamaz. Çünkü en üstün kelâm Allah'ın kelâmıdır.

 

HERKES EMRİ ALTINDAKİLERDEN MESULDÜR

Kendi nefsinde ve yönetimin altında bulunan kimselerde, Allah'ın koyduğu ölçüleri yerine getir ve ilâhi hudutları muhafaza et. Çünkü Allah, bunu senden soracaktır. Yönetici isen tebaan hakkında hadleri (ilahi cezaları) uygulamak sana düşer. Efendimiz (sav):

“Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesulsünüz.” (Buharî) buyurmuştur. O halde Allah'ın hadlerini uygulamak gerekir. Aslında herkes çobandır. Önce herkes kendi nefsinin ve uzuvlarının çobanıdır. Böyle olunca sana düşen, bu hadleri, öncelikle nefsinde ikame etmen ve böylece Hakk'ın halifeliğine kadar yükselmendir ki hilafeti kübra (büyük hilafet)  budur. Çünkü sen, nefsinde ve başka şeylerde Hak Teâlâ'nın nâibi (vekilisin). Peygamber Efendimiz (sav) Allah'ın ahkâmıyla amel edenlerle, ma'siyete düşmüş kimselerin durumunu bir misalle şöyle canlandırır:

“Bir topluluk gemideki yerini almak için aralarında kura çektiler. Bir kısmı geminin güverte kısmına, bir kısmıda alt kısmına düştü. Alttakiler su almak istediklerinde üsttekilerin yanından geçmek durumunda idiler. Bu sebeple dediler ki: “Biz de kendi bölümümüzden bir yer açıp suyumuzu oradan tedarik edelim, böylece üstümüzdekileri rahatsız etmemiş oluruz.” Şayet üstekiler bunları kendi hallerine bırakırlarsa toptan boğulur ve helâk olurlar.” (Buharî)

Ey dostum! Şayet içine bir hayır yapma arzusu düşmüşse bil ki bu, meleğin bir ilhamıdır. Bunun peşinden seni bu işten vazgeçirici düşünceler gelir ki bu da şeytanın vesvesesidir. Şeriatı bilmeden nelerin hayır, neleri şer olduğunu bilemezsin. İçine kötülük yapma duygusu geldiyse, bil ki bu şeytanın fısıldamasıdır. Seni bu işten vazgeçirici düşünceler içine doğduysa, bu da meleğin bir ilhamıdır. Gemi sensin. Şayet delinirse helak olursun. Sen de olan her şey de seninle beraber yok olur. Böyle olunca senin için zarurî olan, Şeriat ilmini iyi bilmektir. Allah'ın ahkâmını bilmek ancak böyle mümkün olur. Yine bu ilim sayesinde onları uygulayabilir, masiyete düşenleri tanıyabilirsin. Artık Allah'ın ahkâmını bilmek için Şeriat ilmini öğrenmen zaruridir.