106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

NEBİLER SİLSİLESİ /Süleyman Aleyhisselâm

Süleyman Aleyhisselâm, Hüdhüd Kuşu ve Belkıs

Allah Hz. Süleyman'a kuşların konuşma dilini öğretmiş ve bu üstün ilim sayesinde ordusunda kuşlardan oluşan bir bölük kurmasını sağlamıştır. Hz. Süleyman bu vesileyle kuşlarla bağlantı kurmuş, onlara dilediği şekilde hükmedebilmiştir.

“... Ey insanlar, Bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür.” (Neml Suresi, 16)

Süleyman Aleyhisselâm, Mescid-i Aksa’nın inşaatının bitmesiyle rüzgâr, cinler, insanlar, kuşlar ve diğer vahşî hayvanlardan meydana gelen ordusu ile birlikte Mekke'ye doğru bir yolculuk yaptı. Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin Mekke'yi teşrif edeceklerini de haber verdi. Oradan San'a şehrine geçti. Gördüğü güzel bir vadide namaz kılmak istedi. Bu arada Hüdhüd, onlar namaz kılana kadar etrafı dolaşmak arzusuyla ordudan ayrıldı. Orada rastladığı diğer Hüdhüd kuşlarının arasına karıştı. Gittiği yerlerde gördüğü manzaralar karşısında hayran kaldı. Öbür Hüdhüd kuşları, onu Belkıs'ın sarayının bahçelerinde gezdirdiler.

Bu sırada Süleyman Aleyhisselam, abdest suyu bulması için Hüdhüd'ü aradı. Çünkü Hüdhüd'ün vazifesi, abdest almak için su bulunan mıntıkaları bildirmekti. Süleyman Aleyhisselâm ne kadar aradıysa da Hüdhüd'ü bulamadı. Ayeti kerimelerde bu hâl şöyle bildirilir:

“(Süleyman) kuşları teftiş etti ve şöyle dedi: «Bana ne oluyor ki Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?»” (Neml, 20)

Önce, “Bana ne oluyor ki Hüdhüd'ü göremiyorum?” diyerek şefkatle Hüdhüd'ü arayan Süleyman Aleyhisselâm, onun kendisinden izinsiz olarak ayrıldığını öğrenince, ordusundaki disiplin kaidesinin gereği olarak bu defa şöyle dedi:

“Ya Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da onu şiddetli bir azaba uğratacağım yahut boğazlayacağım!” (Neml, 21)

“Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: «Ben, Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den Sana çok doğru (ve mühim) bir haber getirdim!» dedi.” (Neml, 22)

Sebe, Yemen'de dedelerinin ismiyle anılan bir kabilenin adıdır. Sebe şehri, Belkıs'ın hükmettiği ülkenin başkenti idi. Ayeti kerimede buyrulur:

“And olsun Sebe kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) «Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin! İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!» (demiştik!)” (Sebe 15)

Hüdhüd, gördüklerini Süleyman Aleyhisselâma anlatmaya devam etti:

“Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.” (Neml, 23)

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayeti bulamıyorlar.” (Neml, 24)

“(Şeytan) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler (diye böyle yapmış) . (Hâlbuki) yüce Arş'ın sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur.” (Neml, 25-26)

“(Süleyman Hüdhüd'e) dedi ki: «Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız!»” (Neml, 27)

Süleyman Aleyhisselâmın bir mührü vardı. Yüzük taşı şeklinde taşıdığı bu mührü, parmağına geçirdiğinde bütün mahlûkat kendisine itaat ederdi. Rivayet edildiğine göre, üzerinde: “Lâ İlâhe İllâllâh Muhammedür Rasulullah” yazılıydı.

Hazreti Süleyman, “besmele” ile başlayan bir mektup yazdı, üzerine de meşhur mührünü vurarak Hüdhüd'e verdi. Ardından da şöyle tembihledi:

“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver; sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak!” (Neml, 28)

Hüdhüd, mektubu aldı ve Belkıs'ın tahtının üzerine bıraktı. Sonra bir kenara çekilip olanları seyretmeye başladı.

Sabahleyin uykudan kalkan Belkıs, tahtının üzerindeki mektubu gördü. Kimin getirdiğini merak etti. Çünkü kapılar kapalıydı. Muhafızlara sordu:

“Bu mektubu kim getirdi?” dedi.

Onlar da:

“Bizler kapının önünde bekçi idik. Hiç kimse içeri girmedi!” dediler.

Bunun üzerine Belkıs şaşkınlıkla mektubu açtı. Okudu ve hayretler içinde kaldı. Derhal kavminin ileri gelenlerini topladı ve onlara:

“«Beyler, ulular! Bana çok önemli (şerefli) bir mektup bırakıldı!» dedi. Mektup Süleyman’dandır; Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.” (Neml, 29-30)

Bazı müfessirler, Belkıs'ın mektuba ve içindekilere bu ifadelerle gösterdiği hürmet mukabilinde, neticede hidayetle şereflendiğine işaret etmektedirler.

Belkıs mektubu okumaya devam etti:

“ (Hazreti Süleyman) «Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip Bana gelin!» diye (yazmaktadır).” (Neml, 31)

Süleyman Aleyhisselâm, mektubundaki “besmele” ile Belkıs'a, ibadetin yalnız Allah’a yapılacağını anlatmıştı. Böylece hak itikadı beyandan sonra “Bana karşı tekebbürde bulunmayın!” buyurmak sureti ile de, nefis muhasebesine davet etti ve “Bana Müslümanlar olarak gelin!” buyurdu. Bu şekilde, bütün saadetin İslâm'da olduğunu ifade etti.

“ (Sonra Melike Belkıs) dedi ki:

«Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin! (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir iş hakkında kesin karar vermem.»

Onlar şu cevabı verdiler:

«Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız. Buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün!»” (Neml, 32-33)

“Melike:

«Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhâlde) onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler!» dedi.” (Neml, 34-35)

Hüdhüd'ün kendisine ulaştırdığı mektup ile Süleyman Aleyhisselâmdan; “Bana karşı baş kaldırmayın; teslimiyet göstererek Bana gelin!” mesajını alan Belkıs, durumu halkının ileri gelenleri ile yani istişare kurulu ile görüşmüş, neticede Süleyman Aleyhisselâma elçiler gönderip kıymetli hediyeler takdim ederek O'nun baskısından emin kalma kararını vermişti.

Süleyman Aleyhisselâm ise, onların hediyelerine güvendiklerini anlamış ve o hediyeleri bir rüşvet mahiyetinde görerek tehdit edercesine geri göndermişti:

“ (Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince (onlara) şöyle dedi:

«Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Ama siz, hediyenize güveniyorsunuz.»” (Neml, 36)

“ (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir hâlde oradan çıkarırız!” (Neml, 37)

Elçiler, Melike’ye varıp Süleyman Aleyhisselâmın dediklerini anlattıklarında o:

“Niyetimizi anlamış olmalı! Vallahi bu sadece bir melik değildir; biz bunun karşısında duramayız!” dedi ve tekrar bir elçi göndererek:

“Kavmimin beyleri ile huzuruna geliyorum. Buyruğunu ve davet ettiğin dinini görmek istiyorum!” haberini yolladı.

Belkıs, meşhur tahtını, köşklerinin en sağlam ve muhafazalı bir odasına koydurup kapılarını kilitlettirdi. Ardından büyük bir kalabalıkla Süleyman Aleyhisselâmın yanına hareket etti.

Bu arada Süleyman Aleyhisselâm, yanındakilerden Belkıs'ın Sebe'de bulunan tahtını getirmelerini istedi.

“ (Süleyman müşavirlerine) dedi ki: «Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip Bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını Bana getirebilir?»

Cinlerden bir ifrit: «Sen makamından kalkmadan ben onu Sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz!» dedi.” (Neml, 38-39)

Süleyman Aleyhisselâm, sabahleyin tahtına oturur, dünyanın iş ve idaresiyle meşgul olur, öğleye doğru tahtından kalkardı. Buna göre ifrit, Hazreti Süleyman’ın tahtını, sabah ile öğle arasındaki kadar bir zamanda getirebileceğini söylemekteydi.

“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise:

«Gözünü açıp kapamadan ben onu Sana getiririm!» dedi.

(Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce:

«Bu, Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye Beni imtihan etmek için (bu lütufta bulunmuştur) . Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.» dedi.” (Neml, 40)

Kuvvetli görüşe göre, tahtı göz açıp kapamadan getiren ilim sahibi zatın, Süleyman Aleyhisselâmın veziri Âsâf bin Berhiyâ olduğu bildirilmektedir.

Belkıs'ın tahtının, Süleyman Aleyhisselâmın mucizesiyle değil de Âsâf bin Berhiyâ'nın kerameti ile getirilmesindeki nükte, Süleyman Aleyhisselâmın manevi büyüklüğünün anlaşılması içindir. Zira Âsâf bin Berhiyâ, Süleyman Aleyhisselâmın veziri idi.

“ (Süleyman devamla) dedi ki: «Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayacak mı?»” (Neml, 41)

Taht, çok kısa bir sürede getirilmişti. Bu müddet, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir an idi. Hâlbuki tahtın getirildiği mesafe, bir görüşe göre üç günlük (Sebe' ile San'a arası), bir rivayete göre, iki aylık (Sebe' ile Şam arası), diğer bir görüşe göre de Sebe' ile Kudüs arası mesafedir. Tahtın bu kadar kısa bir sürede getirilmesi, sıradan bir hâdise değil, ancak bir keramettir.

“Melike (Belkıs) gelince: «Senin tahtın da böyle mi?» dendi.

O şöyle cevap verdi: «Bu sanki odur! Bize daha önce (Allah’tan) bilgi verilmiş ve biz Müslüman olmuştuk. (Yani Cenâb-ı Hakk'ın kudreti ve Hazreti Süleyman’ın peygamberliği hususunda önceden vuku bulan hâdiseler de bize bir kanaat vermişti.) »

Onu (Belkıs'ı), Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhit dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” (Neml, 42-43)

“Ona: «Köşke gir!» denildi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti.

Süleyman: «Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir!» dedi.

Melike dedi ki: «Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.»” (Neml, 44)

Rivayete göre Hazreti Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşa ettirmişti. Bu köşkün avlusu billûrdan yapılmış, altından da su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs, zeminin şeffaf bir madde olduğunu fark edemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbir ve tertipler, onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, gönlünü ilâhî irşadı kabule hazırlamıştır. Böylece Belkıs, bunun bir beşer hâdisesi olmadığını teşhis edip orada azamet-i ilâhiyeyi müşahede etti ve Müslüman oldu.