106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İSLAM BÜYÜKLERİ /Hz. MUHAMMED ŞEMS-İ TEBRİZİ

Şemsi Tebriz’i diye tanınan bu büyük evliyanın gerçek adı ve künyesi ‘Melik Dad oğlu Ali oğlu Muhammed Şemseddin’ dir. Şemseddin yani dinin güneşi lakabıyla anılmıştır. Yüksek kabiliyetlerle mücehhez hakikat ve mana erenlerinden ve evladı resulden olup seyyitlerdendir. Hicretin altıncı yüzyılında Tebriz’de M.1153 tarihinde doğmuştur. Henüz çocukluk yaşlarında iken bile yaşıtlarından çok farklı bir anlayış düşünüş ve yaşayışa sahip olan Şems Hazretleri o günlerini şöyle anlatır;

“Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, 40-45 gün hiçbir şey yemezdim; istekten kesilirdim. Günlerce açlığa, susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam Bana çıkıştı:

“Oğlum dedi, ben Senin bu halinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar Seni felakete götürecek.”

Ben ona şu cevabı verdim:

- Baba! Seninle Benim babalık ve evlatlık ilişkilerimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelipte civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendini suya atar; bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der; çırpınmaya başlar. Hâlbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir.

- İşte seninle Benim aramdaki fark da böyledir.

Şemsi Tebriz’i Hazretleri ilk nasibini Kadiri tarikatı üstadı olan Şeyh Ebu Bekir Sillaf (sepetçi Ebu Bekir) adındaki bir mürşidi kâmilden almıştır. Aradığını, özlediğini O’nda bulmuştur. Uzun yıllar bu mübarek zatın hizmetinde bulunarak manevi yönden hayli yol almıştır. Bu mübarek zatın vefatından sonra yine kadiri üstadı Baba Hacendi Hazretlerine intisap etmiş ve seyri sülükunu burada tamamlamıştır.

Üstat Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin tavır ve hareketleri O’nun hiç kimseye ihtiyacı olmadığını gösterirdi. Maddi menfaat için hiç kimseye tenezzül etmez, hiç kimseye boyun eğmez, çok vakarlı ve oldukça heybetli bir kişi idi. Apaçık kerametleri olan ve olgunlukları herkesçe bilinen bu aziz ve muhterem zat çok hassas idi. İstidat sahibi olan ve kabiliyetli kimseleri irşat etmeye ehil bir zat idi. Mübarek zatın pek çok kerametleri vardı.

 

Şems Hazretlerinin Kerametleri

Bir gün Şems Hazretleri bir cemaatle bir köşede oturmuş konuşuyordu. Çok şiddetli bir kışın ortasında idi. O cemaatteki azizlerden biri, bir deste gül arzusunda bulundu. Şemsi Tebrizi Hazretleri kalkıp dışarı çıktı; tekrar içeri girince o azizin önüne bir deste güzel gül koydu. Bunun üzerine hepsi hayretler içerisinde kaldılar. Şems Hazretleri bu keramet değildir bu dostların dileğiyle oldu;

- “Yüce Allah (cc) arzunuzu yerine getirmek için gaib âleminden bir hediye gönderdi’ buyurdu.

Yine Mevlana Hazretleri rivayet etti ki bir gün Şems Hazretleri medresenin kapısında oturmuştu. Kapının önünden bir cellât geçti. Şems Hazretleri;

- Bu adam velidir, buyurdu. Dostlar ise;

- Bu divanın cellâdıdır, dediler. Şems Hazretleri de;

- Evet, o bir veliyi öldürdüğü, onu beden zindanından ve cisim kafesinden kurtardığı ve öldürülen veli de kendisine velayetini bağışladığı için velidir, buyurdu. Cellât ertesi gün tövbe ederek ibadet edenlerin en ileri gelenlerinden olup Şems Hazretlerine iradet getirdi.

- Şemsi Tebrizi Hazretleri bazılarının zannettiği gibi kendisine şeyh arayan sıradan bir kimse değil, bilakis o bir mürşidi kâmil (Peygamber varisi büyük bir evliya ) idi. Mevlana Hazretleri, Şems Hazretlerine müntesip olmuştu ki Şems Hazretleri; Mevlana gibi madde ve manasıyla tahsilin yüce mertebelerine çıkmış büyük bir âlimi ledünni âlemlerin seyrine götürmüş ulu bir evliyadır.

Şeyh Şemseddin Tebrizi Hazretlerine, “Kâmil Tebriz-i” derler ve çok seyehat edip dolaştığı içinde kendi memleketinde yani Tebriz’de O’na, “Uçan Güneş” diye hitap ederlerdi.

Şemsi Tebrizi Hazretleri seyahat ettiği, gezip dolaştığı yerlerde dualar edip:

“Ya Rabbi, Benim sülukumdan öyle bir dost ver ki kıyamet sabahına kadar tarikat yolu baki kalıp, bütün beşeriyet tarafından bilinsin” diye dualar ederdi. “Ya Rabbi, öyle bir dostu Bana nasip edersen onun için bu başımı vermeye razıyım.” derdi. Bunda şaşılacak asla garip bir şey yoktur. Nasıl ki her insan şu fani hayat için soyunu devam ettirecek hayırlı bir neslinin olmasını isterse, Allah’ın dostları da kalıcı bir eser bırakarak, emaneti en güzel şekilde korumuş bir kul olarak Allah’a (cc) kavuşmak isterler. Yine bir gece:

“Muhakkak ki Cenab-ı Allah (cc) ısrarla dua edenleri sever” muktezasınca Cenab-ı Allah’a ısrarla dua etti, tazarru ve niyazda bulundu ve kendisine halisane bir dost istedi. Cenabı-ı Allah O’nun duasını kabul buyurdu ve kendisine rüyasında işaret buyurarak:

“Seninle kimse mukabele etmeye kaadir olamaz, ancak Rum memleketinde Mevlana Celaleddin Rumi müstesna”, diyerek oraya gidip, onun irşat edilmesi telkin edildi.

 

Manevi Divan Toplanıyor

Divanı salihin, Hz. Peygamber (sav) nezaretinde toplandı. Bu toplantı esnasında, Hz. Muhammed-ül Mustafa (sav) Efendimiz:

“Rum diyarında Molla Celaleddin’in irşat olunması gerek” diye buyurdu. Bunun üzerine divanda bulunan ve kırklardan olan Şems-i Tebrizi manen bildiği için el kaldırıp:

“Ben irşat edeyim Ya Rasulullah!”  dedi. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz:

“Fakat irşat edenin bu uğurda bir baş vermesi gerek.” demesi üzerine: Şemsi Tebrizi Hazretleri: 

“Ben varım Ya Rasulullah” diyerek, divanı salihinde manevi görevi aldı. Böylece dillere destan olacak olan, âşık-maşuk muhabbeti o andan itibaren başlayacaktı.

 

Divan’ı Salih’in (Salihler divanı, Manevi Divan); Ehl-i hakikatin bildirdiğine göre; Allah’ın dostları ulu evliya, çeşitli zamanlarda bir araya gelerek, dünyanın selameti veya felaketi hususunda görüşmelerde bulunurlar. Hatta bu toplantıya Rasulullah (sav) Efendimizin ruhaniyetinin de iştirak ettiği olur. Bu toplantı zahirle ilgili olmadığı için, ruhen yapılan bir seyr-ü seferin neticesidir. Rasulullah (sav)’in:

“Ruhlar, tanzim edilmiş ordular gibidirler. Bunlardan ruhlar âleminde bilişenler, birbirleri ile ülfet ve muhabbet ederler. Bilişemeyenler de ihtilafa düşerler” buyurduğu hadisin delaleti ile bu zatlar tanzim olunmuş birer ordu gibidirler.

 

Şems Hazretleri Vazifesini Yerine Getirmek Üzere Yollara Düşüyor

              Şems-i Tebrizi Hazretleri almış olduğu manevi görev ile başını adamış olduğu müridi Mevlana Hz.ni irşat etmek üzere İran’ın Tebriz beldesinden ayrılarak önce Mekke sonra Şam ve uzun bir yolculuktan sonra 29 Kasım 1161 tarihinde Konya’ya gelmiştir.

Konya’da şeker furuş hanına yerleşmiş ve istirahata çekilmişti. Şems Hz.leri ertesi gün yabancısı olduğu Konya’nın çarşısında dolaşmaya çıkar. Aynı günün öğleden sonrası  (şimdiki Mevlana Caddesi) üzerinde yürür iken, etrafında talebeleri bulunan ve bir katıra binmiş, her haliyle müderris olduğu anlaşılan, herkes tarafından hürmet ve saygıyla tazim edilen, gayet heybetli, nurani ve güzel yüzlü bir zatın geldiğini görür. Şemsi Tebrizi Hazretleri, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin alnındaki velayet nurunu görünce, nuru muhabbetle bilir ki gayb âleminde işaret olunan zat budur.

Velayet ve Velayet Nuru: Velayet, veli demektir. Bir kimsenin veli olabilmesi için en mükemmel şekilde kulluğun gereklerini yerine getiren, Allah’tan korkan, böylece O'nun dostluğunu kazanan, Allah’ında bu özelliğinden dolayı kendisine emniyet ve sıkıntı anında devamlı himayesi altına aldığı kimse demektir. Nebiler “masum”, veliler ise “mahfuz” durlar. Yani ilahi muhafaza altındadırlar. Velilerin iki kaşının ortasından çıkan nura da “Velayet Nuru” denir.