106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

TASAVVUF /SAADET VE ŞEKAVET

İnsanların iki kısım dışında olmadığını bilesin; yani: “Saâdet veya Şekâvet”

Keza bu iki vasıf her insanda bulunur.

Bir insanın ihlâsı ve iyilikleri galip gelirse; yani, nefsanî olan duygular ruhanî bir hal alırsa; o kimsenin şekavet -kötülük- tarafı, saadete -iyiliğe- çevrilir.

Şayet; bir şahıs iyi olmayan arzularına uyar, iş yukarıda anlattığımızın aksine dönerse; şekâvet tarafı, saâdet tarafından üstün gelir.

Her iki taraf eşit olduğu takdirde son ümit, iyiliğedir. Bunu şu ayeti kerime bize ifade eder: “Bir iyilik getiren on misli sevap alır.” (En'am, 160)

Allah-ü Teâlâ dilerse, daha fazla ihsanda bulunur. Ve bu kimse için mizan kurulur. Hâlbuki nefsanî halleri ruhaniyete geçen için mizana lüzum kalmaz. O, hesapsız gelir ve Cennet’e hesap vermeden girer. Bu durum; şu ayeti kerime ile daha iyi izah edilir: “İyilik yönünden tartıları ağır olan kimse, bir hoş geçim içindedir.” (Karia, 6–7)

Hatası; sevabından fazla olan kimse; ettiği cinayet kadar azap görür; sonra o ateşli azaptan kurtulur; imanı da varsa Cennet’e girer. Saadet ve şekavetten kastımız; iyilik ve kötülüktür. Bunlar; bir kimsede hali ile kalmaz, iyilik, kötülüğe; kötülük de iyiliğe çevrilebilir. Peygamber (sav) Efendimizin buyurduğu gibi; iyi, kötü olabilir; kötü de iyi olabilir. İyilikleri çok olan, saadet bulur; iyi olur. Kötülükleri, iyiliğinden fazla olan da şekavet bulur; kötü olur.

Tövbe edip iyi iş tutan kimsenin şekavet hali saadete döner. Mukadder olana gelince; hem iyilik hem de kötülük, yani saadet ve şekavet herkesin varlığında gizlidir. Her iki vasfa da sahiptir.

Peygamber (sav) Efendimiz, şöyle buyurur:

—Saîd olan, anasının karnında saiddir; şaki olan yine anasının karnında şakidir.»

Hal böyle olmasına rağmen, bu bahsi açmaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü bu fasıl kader sırrına taalluk eder. İleri gidilirse, zındıklık getirir. Sonra; hiç kimsenin, kaderi ele hüccet olarak alıp, iyi işleri terk etmeye hakkı yoktur:

— Eğer, ezelde iyiler arasında yazıldımsa, bugün yapacağım iyiliğin faydası yoktur; keza kötülerden yazıldımsa, iyiliğin de yararı olmaz; demek, kimse için caiz olmaz. Bu hallerde:

— Eski halim ne ise, o olur; yeniden ne faydam ne zararım olur; demek yakışmaz.

Bu hususta Âdem (as) ile iblis -şeytan- misal getirilebilir. İblis işini kadere havale etti, kâfir oldu; kovuldu. Âdem (as) isyanı, hatayı özünde bildi, rahmete erdi; kurtuldu. Her Müslüman için gerekli olan odur ki: Kaderin inceliği üzerinde düşünmeye.

Böyle bir hale kapılan, teşvişe düşer; şüpheler içinde kalır. Sonra, zındıklık haline kaçması da ihtimal dâhilinde olur.

Her Müslüman’ın; Allah-ü Teâla'nın, “HAKÎM” olduğuna kanaat getirmesi gerek...

İnsanın, bu âlemde oluşunu gördüğü işlerin her biri, bir hikmete dayanır.
İnsan; bu dünya evinde, küfür, nifak, fısk ve benzeri işleri, Allah'ın (cc) kudretini izhar için yaptığını ve bildiği hikmete binaen olduğunu bilmeli... Bunların büyük sırrı var. Allah-ü Teâla kudretini izhar eder. Peygamberimiz Muhammed-ül Mustafa’dan (sav) başkası bu işlere akıl erdiremez; muttali olamaz.

Şöyle bir hikâye anlatılır:

— İrfan sahiplerinden biri; yaratanına şöyle münacat ediyordu:

- İlahî, takdir Senin, irade Senin ve nefsimdeki marifeti de Sen halk eyledin..

Bunun üzerine şu nidayı içinden duydu:

— Ey kulum, bu dediğin Tevhid'in icabıdır; kulluğun icabı değildir.

Bundan sonra, o kul şöyle dedi:

— Ben hata ettim, günah işledim, nefsime zulmettim.

Bu itiraftan sonra, ikinci defa yine bir ses geldi:

— Ben de Seni bağışladım, affettim, merhamet eyledim.

Her iman sahibine lazım olan odur ki; yaptığı iyiliği, Hakk'ın verdiği başarı ile bile. Şer iş ediyorsa, onu da nefsinin kötü arzusundan olduğunu anlaya. Böyle yaparsa; Allah-ü Teâla'nın şu ayeti kerimede vasıflarını söylediği kullardan olur:

“Allah’ın kulları onlardır ki; bir hata işledikleri zaman, ya da nefislerine zulüm ettiklerinde Allah'ı hatırlar ve günahlarına bağış talebinde bulunurlar. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki?” (Ali-İmran, 135)

Kul, kötülüğün membaı olarak nefsini bilirse, kâr eder; kurtulur. Böyle yapmak, ismi Aziz olana isnat etmekten daha hayırlı olur. Çünkü O; hakikî yaratıcıdır.

Peygamber (sav) Efendimizin buyurduğu:

«Şâki ve said ana karnında iken bellidir…»

Cümlesi tefsir ister.

Burada anadan murat, beşerî kuvveti doğuran dört unsurdur. O dört unsurdan ikisi su ile topraktır. Bunlar iman bitirir, ilim getirir, hayat verir. Sonra, kalpte tevazu doğurur..

İkinci parçada mütalaa edilen, ateşle havaya gelince; onlar da su ile toprağın aksinedir. Bunlar yakar ve öldürür. Bu zıtları bir cisimde birleştiren Sübhan’dır. Su ile ateşi nasıl da bir arada tutuyor. Nurla zulmeti bulutta nasıl da birleştiriyor. Bir ayeti kerime zikredelim: “O size, korku ve ümitle baktığınız şimşeği gösterir ve ağır yüklü bulutlar yapar..” (Ra'd, 12)

Bir gün Yahya b. Muaz Hz.leri, Hz. Ali'ye:

- Allah'ı nasıl anladın, diye sordular, şöyle anlattı:

- Zıtların bir araya gelişinden.

Bu zıt sıfatlar icabıdır ki insan, Hakk’ın aynası oluyor; hem de Celal sıfatını göstermektedir. Bütün kâinatı, yaratılışında toplamıştır. Yine bu hikmete mebni, insana; cem edici varlık ve büyük âlem, adı takılır. Çünkü onu Allah-ü Teâla iki eli sayılan kahır ve lütufla halk etti. Böyle yaratılınca, iki yönden de ayna olması gerek. Hem kesafeti gösterir; hem de letafeti... İnsan, diğer eşya hilafına; bütün isimlerin zuhur yeridir, insan dışında kalan eşya tek yönlü yaratılmıştır.

Kahır sıfatından iblis ve zürriyetini yarattı..

Lütuf sıfatından melekler yaratıldı. Onlar:

Kuddüs isimine mazhardır.

Kahır sıfatından iblis ve tayfası yaratıldı. Bunlar da Cebbar sıfatının zuhur yeridir. Bundan ötürü Âdem’e (as) secde etmediler, büyüklük sattılar. İnsan; kâinatın ulvî ve süfli özelliklerini benliğinde topladığına göre, gerek enbiya, gerek evliya hatadan beri olamaz. Ancak peygamberler, nübüvvet ve risaleti uhdelerine aldıktan sonra, büyük günahlardan masumdur. Küçük hatalardan değil... Evliya zümresi masum değildir. Evliya zümresi ise tam kemale erdikten sonra, büyük günahlardan mahfuzdur.

Şakikül Baihî rh. der ki:

Saadete alamet beştir: Yumuşak kalp, çok ağlamak, dünyaya gönül vermeden zahit yaşamak, az ümitli olmak ve hayâ sahibi olmak...

Keza, şekavet alameti de beştir: Kalbin katı olması, gözlerin yaşsız olması, dünyaya rağbet, ümit çokluğu ve hayâsızlık...

Peygamber (sav) Efendimiz, saadet ehlinin alametini dört olarak anlatır:

«Kendine tevdi edilen emaneti eda eder. Verdiği ahdi yerine getirir. Sözünde doğru olur. Biri ile çekişme anında sövüp saymaz.»

Keza şekâvet alametini de dörde ayırır ve şöyle devam eder:

«Verilen emanete hıyanet eder. Verdiği sözü tutmaz. Sözüne yalan katar. Biri ile çekişme sırasında söver sayar.»

Sonra o şâki kişi, arkadaşlarının hatasını affetmez. Çünkü af, dinî huyların en büyüğüdür. Sonra; Allah-ü Teâla, Peygamber (sav) Efendimize affı emir buyurmuştur:

“Affı al; iyilik için emir ver. Bilmezlerden kaç...” (A'raf, 199)

«Affı al" emri, yalnız Peygamber (sav) Efendimize değildir. Bu emir, umûmi bir mâna taşır. Bütün Muhammed (sav), ümmetine şâmildir. Bir sultan, emrini tebliğe memur bir vâlisine, şu işi şöyle yap derse; o vâlinin eli altında bulunan bütün ülkeler o şeyi yapmaya memurdur, îsterse emir, yalnız o zata olsun..

«Affı al» emri üzerine bu fakir şerh vermek ister.. «Al» demek, onu daima huy edin; demektir. Her kim, af sıfatı ile huylanırsa, Allah-ü Teâla'nın isimlerinden biri ile isim almış olur. O isim ise, «Afv» dır. Bir ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Affeden ve Islâh olan kimsenin mükafatını bizzat Allah verir..” (Şura,40)

İyi bilesin ki: Saadet şekavede, şekavet ise saadete terbiye ile çevrilebilir. Bunu Peygamber (sav) Efendimizin buyurduğu şu hadisi şeriften anlıyoruz:

«Bütün çocuklar doğarken İslam fıtratını taşır. Sonra, ana babası onu yahudî, mecusî, nasrani eder.»

Bu hadisi şerif gösteriyor ki herkesin iyiliğe ve kötülüğe kabiliyeti vardır. Bundan ötürü şu tamamen kötüdür veya iyidir; gibi bir hüküm verilemez. Bu yolda söylenmesi doğru olan şudur:

- Eğer bu şahsın iyiliği, kötülüğünden üstün gelirse, saadete erer.

Kötülüğü üstün gelen ise aksine olur. Bu sözden başkasını diyen şaşmış sayılır. Bu demek değildir ki insan, amelsiz Cennet’e girer; hatası olmadan da ateşe sokulur. Bu inanç, İslam esaslarının hilâfınadır. Çünkü Allah-ü Teâla Cennet’ini iyilik ve iman ehli kullarına vaat etti. Ateşi ise küfür, şirk ve isyan ehline... Şu ayeti kerime bize bu mevzuda yol gösterir:

“Bir kimse iyilik ederse, kendine; lehine.. Kötülük ederse, yine kendine; aleyhine.." (Casiye, 15)

Yine buyurur;

“Bugün herkes yaptığı ile ceza görür, bugün zulüm yok.” (Gafir,17)

“İnsana yalnız yaptığı kadarı kalır." (Necim, 19)

Yine buyurur:

“Kendiniz için Hakk'a takdim ettiğinizi O’nun katında bulacaksınız.” (Bakara, 110)

İman-küfür, itaat-isyan, hayır-şer... Bunların her biri insanın kabiliyetine göre Cenâb-ı Hakk'tan talep ettiği şeylerdir. Ne diledi ise o verilmiş ve verildiği şeyin yolu kendisine kolaylaştırılmıştır. Bir ayeti celilede Hakk Celle ve Alâ Hazretleri:

"Kim âhiret ekimini dilerse, onun ekimini artırırız. Kim de sadece dünya ekimini isterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette ise onun hiçbir nasibi yoktur." buyuruyor. (Şura: 20)

Birisi Hazreti Allah'tan ahireti istiyor, iman ve taati istiyor. Hazreti Allah da ona o yolu kolaylaştırıyor, iyiliği sevdiği için ona iyilik yaptırıyor.

Bu husus Kur'an-ı Kerim’de şöyle belirtiliyor: ”Bizim uğrumuzda mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz." (Ankebût: 69)

Azim nispetinde Cenab-ı Hakk kulunu destekliyor, hidayetini artırıyor ve önüne ışık tutuyor. Diğeri yalnız dünyayı istediği için Cenab-ı Hakk da onu müyesser kılıyor. Yani istediği için, kötülük yapmayı kolaylaştırıyor. Yaptıkça hoşlanıyor, böylece arzusuna nail olmuş oluyor. İyilik isteyene iyilik, kötülük isteyene kötülük veriyor. Buradaki maksat şu ki, yarın huzur-u ilâhîye çıktıkları zaman "Ya Rabbi, Sen bizi dünyada istediğin gibi hareket ettirdin, bizim kabahatimiz ne?" diyemesinler. Hakk Celle ve Ala Hazretleri ayeti kerimede: "İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü 'Bizim bundan haberimiz yoktu' dememeniz içindi." (A'râf: 172)

Kula düşen şudur: Hazreti Allah'a muhtaç olduğunu bilecek, O'ndan isteyecek, O'na sığınacak, O'na yalvaracak, O'na boyun bükecek, gözyaşı dökecek, O'nu bilecek başka bir şey bilmeyecek.

Peygamber Aleyhisselâtü Vesselam Efendilerimiz masum oldukları halde ibadet ettiler. Aşereyi Mübeşşere -radıyallahu anhüm- Hazeratı Cennet’le müjdelenmelerine rağmen ibadetten bir an bile geri kalmadılar.

Cenab-ı Hakk mahlûkatın en ekmeli ve eşrefi olan insanı, en güzel iş ve hareket yapma istidadı üzerinde halk etmiştir. Böyle iken Hakk ve hakikati bırakıp gayrıya çalışması batıl değil midir?

Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Hazreti Ali (ra) Efendimiz buyuruyorlar ki:

"Baki-i Gargad mezarlığında bir cenazede bulunuyorduk. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yanımıza gelip oturdu. Biz de etrafına oturduk. Elinde bir âsâ vardı. Başını eğdi ve âsâsıyla yere vurmaya başladı. Sonra buyurdu ki:

"Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere hepinizin Cennet’teki yeri de Cehennem’deki yeri de yazılmıştır. Şaki veya said olacağı tespit olunmuştur."

Bunun üzerine ashâb-ı kiramdan bir zat sordu:

"Öyle ise Ya Rasulullah! Amel ve ibâdeti bırakıp Cenâb-ı Hakk'ın takdirine itimad edemez miyiz? Zira bizden saadet ehli olanları, ilâhî takdir saadet ehlinin ameline sevk eder, kişi Cennet’e girer. Yine bizden şekavet ehli olanları, ilâhî takdir şekavet ehlinin ameline sevk eder, kişi Cehennem’e girer."

Rasulü Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz cevaben:

"Güzel ameller yapmaya devam edin. Çünkü herkes niçin yaratıldıysa, o iş kendisine kolaylaştırılmıştır. Saadet ehli olan saadet amelleri yapar. Şekavet ehli olan ise şekavet amelleri yapar." buyurdu ve akabinde şu ayeti kerimeleri okudu:

"Kim ki (her şeyini Hakk'a) verir, masiyetten sakınır Allah'tan korkarsa ve o en güzel kelimeyi tevhidi tasdik ederse; biz de ona kolay yolu hazırlarız, hayra karşı tatlı bir arzu veririz. Fakat kim de hasislik edip inayet-i ilâhîyeden kendisini müstağni görüp, o en güzel kelimeyi tekzip ederse, biz de ona en güç olanı kolaylaştırırız, hayra karşı bir isteksizlik veririz." (Leyl: 5-10)

Kişi baktığı zaman kendisini bu hakikat aynasında görebilir.