106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

TASAVVUF'TA SORU CEVAP/ MÜRŞİDİ KÂMİLE TABİ OLMANIN NİMETİ

 Kuddusi Baba (ks) Hazretleri, yaşadığı dönemde mürşidi kamil bir zât ve zamanının Kutbu idi. Bu mübarek zât vefat edeceğinde dervişlerine şöyle söyler:

“Ben ölünce sala vermeyin. Sabah namaza gelen cemaat kaç kişiyse, onlarla cenaze işlemlerimi yapın” 

Kuddusi Baba vefat eder. Caminin müezzini de dervişidir ama üstadı haber etmeyin dediği için, sabah namazına gelen sekiz on kişi ile birlikte defnetmek için kabristana doğru giderler. Bu arada saban demiri kırılmış ve onu kaynatmak için demirciye giden köylü bir adam bakar ki bir cenaze gidiyor.

  Bu cenaze kimindir, diye sorar.

 Onlar da:

– Bu cenaze büyük Allah Dostu Kuddusi Baba’nın cenazesidir, derler. Adam elindeki kırık demir parçasıyla birlikte, cenazenin salından tutar ve kabristana giderler. O mübareği defnedip herkes ayrılır. Bu adam saban demirini kaynattırmak için demirciye gider.

Selam verir ve:

  Usta, benim sabanın demiri kırıldı, bunu kaça kaynatırsın, der.

Demirci Ustası:

– Bu demiri kaynatmak için iki teneke kömür harcarım, dört akçe de paranı alırım. Yalnız öğleden sonra gel al, der.

Adam:

– Peki, der. Anlaşırlar ve gider. Saban demirini almak için adam öğleden sonra tekrar demircinin yanına gelir.

  Hazır mı usta, deyince!

Usta öfkeli bir vaziyette:

– Sen benimle dalga mı geçiyorsun be adam! Bu getirdiğin demiri değil kaynatmak şöyle dursun, ısıtamadım bile. Hem ayrıca iki değil dört teneke kömür harcadım. Bana dört akçe daha borçlusun, der.

Adam şaşkın bir halde demirciye bakarak:

– Usta, hem demiri kaynatmıyorsun, hem de benden fazla para istiyorsun. Senin bu yaptığın hak değil. Ben bu parayı sana ödemem. Yürü kadıya gidelim, kim haklı ise o karar versin” der.

Doğruca demirci ve köylü, kadıya giderler. Kadı Efendiye demirci durumu olduğu gibi anlatır. Kadı Efendi demirciyi dinler ve diğer adama dönüp:

– Sen bu gün ne yaptın, diye sorar. Adam da başından geçenleri şöyle anlatır:

– Kadı Efendi, bu sabah kırılan saban demirini kaynattırmak için evden çıktım. Baktım ki bir cenaze gidiyor.

Sordum:

– Bu zât kimdir, diye.

Onlar da:

– Kuddusi Baba, dediler.

Saban demiri ile cenazenin salına dokunarak mevtayı taşıdım. Gittik cenazeyi defnettik. Başka öyle mühim bir şey yapmadım, der.

Olayı dikkatle dinleyen Kadı Efendi bu defa hüngür hüngür ağlamaya başlar. Demirciye kendi cebinden on akçe çıkarıp verir. Diğer adama da:

– O demir parçasını bana satar mısın? Kaç paraysa vereyim, bende hatıra olarak kalsın, der.

Köylü de kadının maksadını anlamadan:

– Şu kadar der ve Kadı Efendi dediği miktarı köylüye öder ve sonra:

            – Allah’ım! O mübarek zâtın salına dokunan demir parçası yanmazsa, acep ola ona sağlığında iken intisap edenler ne güzel haldedir. Aman Ya Rabbi! Sen bilirsin, deyip yakarmaya başlar.

İşte mürşidi kâmil olan zâtlar Allah’ın izni ile hayatlarında da mematlarında da insanlara fayda sağlayan onları irşad eden Allah’ın has kullarıdır. Onlar, Allah’a taat ve ibadetle yaklaşınca, Allah-ü Teâlâ da onlara böyle kerametler ihsan ederek yaklaşır. Allah’ın kendisine yaklaştığı kimselere, böyle lütuflarda bulunması gayet normaldir. O dilerse, O’nun dilediğini geri çevirecek yoktur.

Allah’ın bütün evliya kulları Muhammed-ül Mustafa’nın tellallarıdır. Efendimiz (sav) sevilmedikçe, sünnetleri ihya edilmedikçe Allah’ı sevmek mümkün değildir. Zira tarikat-ı aliyenin bânisi (kurucusu) Rasulullah (sav) Efendimizdir.

O’ndan sonra Hazreti Ebubekir (ra) ve Hazretleri Ali (kvc) Hazretleri tarafından, iki koldan kıyamete kadar devam edecek olan bu mübarek yol, çeşitli isimlerle anılmışlardır. Örneğin; “Kadiri, Rufai, Nakşibendi, Mevlevi… gibi” (Allah onlardan razı olsun). Ancak bunlar arasında hiçbir zaman ayrıcalık yoktur. Gaye, Allah ve Resulü’ne vasıl olabilmektir.

Bunun gayrında, kendisine menfaat sağlamak için çalışanların sonu, hem bu dünyada hem ahirette hüsrandır. İnsanlar bu hüsrana uğramak istemiyor iseler, kendilerine, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Rasulullah (sav) Efendimizin varisi olan, Velayet veya Veraset nuruyla kemale ermiş, irşada yetkili bir zât bulmalıdır. Değilse hakikate ermek mümkün değildir.