106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

NEBİLER SİLSİLESİ / Hazreti Süleyman Aleyhisselam

“Andolsun, biz Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler. Süleyman, Davud'a mirasçı oldu...” (Neml Suresi, 15-16)

Hz. Süleyman, Allah'ın kendi katından mülk ve hikmetle desteklediği, bir fazilet verdiği ve Zebur'u vahyettiği, üstün ilim sahibi kulu Hazreti Davud'un oğludur. Allah, Sad suresinde, "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik..." (Sad Suresi, 30) buyurmaktadır.

Allah, Hazreti Süleyman'ı aynı Hazreti Davud gibi israiloğullarına peygamber olarak göndermiştir. Onu hidayete ulaştırmış, salih kullarından biri olarak saymıştır. Hz. Süleyman da diğer peygamberler gibi insanları, Allah'a iman etmeye, şirk koştukları ilahlarından uzaklaşmaya, Allah'ın emir ve tavsiyelerine uymaya davet etmiştir.

Hz. Süleyman'a Verilen Üstün İlim ve Nimetler

 (Süleyman dedi ki:) Rabbim, Beni bağışla ve Benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü Bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)

Yukarıdaki ayette haber verilen Hz. Süleyman'ın duasına Allah icabet etmiş ve O’nu, Kendi katından çok büyük nimetlerle ve üstün ilimlerle desteklemiş, ona hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk, görkemli bir saltanat, eşi ve benzeri bulunmayan bir hâkimiyet vermiştir.

Hz. Süleyman kendisine hüküm ve ilim verilmiş bir peygamberdir. O yaşadığı süre boyunca aynı babası Davud Aleyhisselam gibi "hak ile hükmetmiş" (Sad Suresi, 26), kendisine gelen her türlü anlaşmazlığı en adil şekilde çözüme kavuşturmuştur.

O'nun bu hususiyetiyle ilgili olarak Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle bir hâdise anlatır:

“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:

«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.

Öbür kadın:

«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.

Nihayet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Davud (as)'a müracaat ettiler. Davud (as), çocuğun büyük kadına ait olduğuna hükmetti. Onlar muhakemeden çıkıp, Davud (as)'ın oğlu Süleyman (as)'a gittiler. Davud (as)'ın hükmünü söylediler. Süleyman (as)da:

«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.

Bunun üzerine küçük kadın:

«–Aman öyle yapma! Allah sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.

Bunun üzerine Süleyman (as), çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti.” (Buhârî)

Çünkü analık şefkati, evlâdının ölmesine razı gelemezdi.

Adalet sisteminin başarıyla yürütülmesi için her şeyden önce adil yöneticilere, adaletle hükmeden iman sahibi insanlara ihtiyaç vardır. Hz. Süleyman'ın dönemi de, Allah'ın "Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar." (Yunus Suresi, 47) ayetiyle bildirdiği gibi, bu adalet anlayışının gerçek anlamda yaşandığı bir dönemdir. Ayetlerden Hz. Süleyman'ın döneminde adil bir yargılama sistemi olduğu anlaşılmaktadır. Davalara bakan ve adaletle hüküm veren kişiler Süleyman Aleyhisselam ve Davud Aleyhisselamdır.

Süleyman Aleyhisselamın ferasetiyle alâkalı bir başka rivayet de şöyledir:

Bir gece, bir koyun sürüsü bir tarlayı harap etmişti. Tarla sahipleri, Davud Aleyhisselama gelip şikâyetçi oldular.

Telef olan tarla, kıymet bakımından koyun sürüsüne müsavi idi. Bunun üzerine Davud Aleyhisselam, koyunların tarla sahibine verilmesine hükmetti. Süleyman Aleyhisselam, o sırada küçük yaşta olmasına rağmen:

“Babacığım, bir yol daha var! Koyunları tarla sahibine borç olarak verelim; sütünden ve yününden istifade etsin. Bu arada tarlayı düzenlesin. Tarla eski hâline gelinceye kadar koyunlar kendisinde kalsın. İşleri yoluna girince de, sürüyü sahibine teslim etsin!” dedi.

Davud Aleyhisselam bu teklifi çok beğendi ve öyle hükmetti. Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Davud ve Süleyman’ı da (yâd et)! Bir zaman, bir ekin hususunda hüküm veriyorlardı; hani o kavmin koyunları, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik.” (Enbiya, 78)

“Böylece bu (fetvayı) Süleyman’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm ve ilim (hükümdarlık, peygamberlik) verdik...” (Enbiya, 79)

 

Beyt-i Makdis'in İnşası

Davud Aleyhisselâm, Allah (cc)'ın emriyle Beyt-i Makdis'in inşaatını başlatmış fakat ömrü kifayet etmemişti. Bunun üzerine Süleyman Aleyhisselâm cinleri topladı. Onlarla beraber Beyt-i Makdis'in inşasını devam ettirdi. Etrafına da on iki mahallesi olan bir şehir kurdurdu. (M.Ö. 967 veya 953)

Başlangıçta Beyt-i Makdis diye bilinen bu mabedin ismi sonradan Mescid-i Aksa oldu. Fazileti bakımından üç büyük mescidden biridir. Bu üç mescidin birincisi Mescid-i Harâm (Kâbe), ikincisi Mescid-i Nebevî, üçüncüsü ise Mescid-i Aksâ'dır.

İçinde mukaddes emanetlerin ve Tevrat levhalarının bulunduğu Tâbût da bu mescidde bulunmaktaydı.

Beyt-i Makdis, Süleyman Aleyhisselâm'ın vefatından sonra muhtelif zamanlarda birkaç kez tahrip olmuştur. Nitekim M.Ö. 586'lı yıllarda Buhtünnasr (Nabuketnazzar) Kudüs'e girdi ve şehri yaktı. Mescid-i Aksâ'nın mücevherlerini alıp Bâbil'e götürdü. Beyt-i Makdis, uzun yıllar harabe hâlinde kaldı. Persler, Bâbillileri yenip yahudilerin tekrar eski topraklarına dönmelerine ve mabedi yeniden yapmalarına izin verince M.Ö. 515'te mâbed ikinci defa yapıldı. Ancak M.S. 70 senesinde Romalılar mâbedi yakıp yıktılar. Mabedin yeri uzun süre boş kaldı. Ancak bu mübarek mekân yine de bir mâbed olarak biliniyor ve kalıntıları korunuyordu.

Miladi 637 yılında Hazret-i Ömer (ra)'ın buraya bir mescid yaptırdığı rivayet edilir. 691'de Emevî halifesi Abdülmelik, Peygamber Efendimizin Mîrâc'da ayağını bastığı yere “Kubbetü's Sahra”yı, yanına da “Mescid-i Aksâ”yı yaptırmış, inşaat, oğlu I. Velid zamanında tamamlanmıştır. Mescid-i Aksa, günümüze gelene kadar pek çok tamirat ve tadilat geçirmiştir.

***

Mescid-i Aksâ'nın, dinimizde ulvî bir yeri ve yüksek bir fazileti bulunmaktadır. Zira o, İslâm'ın ilk kıblesidir. Müslümanlar, hicretin on altıncı ayına kadar Mescid-i Aksâ'ya dönerek namaz kılmışlardır. Diğer taraftan “İsrâ Hâdisesi”nin bitiş noktası ve Mîrâc'ın başlangıç noktası da Mescid-i Aksa olmuştur.

Allah Resûlü (sav), bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“(Ziyaret maksadıyla) ancak üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Harâm, Benim şu mescidim ve Mescid-i Aksa.” (Buhârî)

Diğer bir hadis şerifte de şöyle buyrulmaktadır:

“Hazret-i Süleyman, Beytü'l-Makdis'i bina ettiği zaman, Allah’tan kendisine üç imtiyaz vermesini istedi:

–İlâhî hükme muvafık düşecek hüküm (verme melekesi) talep etti; bu O'na verildi.

–Kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir saltanat talep etti; bu da O'na verildi.

–Mescidin inşaatını bitirdikten sonra, bu mescide sırf namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken, annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını istedi; bu duası da kabul edildi.” (Nesâî)

 

Süleyman (as)'ın İmtihan Edilmesi

Bir gün Allah Teâlâ, Hazreti Süleyman’ı imtihan etti. Bir anda bütün kudretini elinden aldı. Ayeti kerimede buyrulur:

“And olsun ki, Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstünde bir ceset (gibi) bırakıverdik. Sonra tevbe ile eski hâline döndü.” (Sâd, 34)

Süleyman Aleyhisselâm'ın bir anda her şeyi elinden alınmış; hiçbir şeyi kalmamıştı.

Ayette geçen “fitne” yani imtihan hakkında çeşitli rivayetler vardır:

1. Hazreti Süleyman, Mescid-i Aksâ'yı yaptırdığı sırada, getirdiği sanatkârlar içinde sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş yahut tahtından ayrı kalmış; böylece tahtında, ya kendisi kuvvetsiz bir ceset hâlinde hükümsüz kalmış yahut tahtı da işgal edilip yerine kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu…

 

2. Bir rivayette Süleyman Aleyhisselâm, zevcelerinin hepsinden oğlan çocuğu olmasını ve bunların da Allah yolunda küffar ile cihat etmelerini istedi. Fakat «inşâallâh» diyerek Allah’ın ismini anmayı unuttu. Bunun üzerine ancak bir zevcesinden sakat bir oğlu dünyaya geldi. (Buhârî)

 

3. Diğer bir görüşe göre Süleyman Aleyhisselâm, şiddetli bir hastalıkla imtihan edildi. Tahtının üstünde cansız bir ceset gibi kaldı.

 

4. Başka bir rivayete göre ise, Allah-ü Teâlâ, içine bir korku verdi. Öyle ki belâ gelmesi endişesi ile Süleyman Aleyhisselâm cansız bir ceset hâline geldi.

Sonra Allah’ın lutfu ile kendisine tekrar eski hâli bahşedildi. Süleyman Aleyhisselâm şöyle istiğfar etti:

“Rabbim! Beni bağışla. Bana, Benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen, daima bağışta bulunansın, dedi.” (Sâd, 35)

Süleyman Aleyhisselâmın kimsenin muktedir olamayacağı güçlerin kendisine verilmesini istemesi, tefahür (övünmek) için değildi. Zamanındaki zalim padişahları zelil etmek içindi. Çünkü devrindeki padişahlar, gurur ve kibir içinde zulmediyorlardı.

Yine ayeti kerimede buyrulduğu üzere Allah-ü Teâlâ, Hazreti Süleyman’ın duasını kabul etti:

“Biz rüzgârı O'na boyun eğdirdik. O'nun emriyle, istediği yere tatlı tatlı akıp giderdi. Bütün bina yapan, dalgıçlık yapan şeytanları da. Ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış diğerlerini (yani cinleri veya isyancı kabileleri, köle ve esirleri de O'na boyun eğdirdik!) (Sâd, 36-38)

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Allah-ü Teâlâ, bina ve dalgıçlık yapmak için şeytanları (cinleri) Hazreti Süleyman Aleyhisselâmın emri altına vermiştir.

Bu şeytanlardan bir kısmı, Hazreti Süleyman’ın emriyle büyük binalar, mescidler, saraylar, resimler, havuz gibi çanaklar, sabit büyük kazanlar yapıyorlardı ki bu işleri yapmaya insanlar güç yetiremiyorlardı. Bu şeytanlardan bir kısmı da, denizden çeşitli nimetler, cevherler ve ancak denizde bulunabilen güzel eşyalar çıkarıyorlardı.