106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

ABDULLAH BABA (KS)'NIN HAYATI / SEYR-İ SÜLÛK

Asrımızın mana sultanı, Hak yolda mürşidimiz, Ehl-i Sünnet caddesinde rehberimiz, Üstadımız, Nevşehirli Abdullah Gürbüz Baba (ks) Hazretleri, Seyr-i Sülûk hakkında bizlere pratik değeri yüksek olan pek çok açıklamada bulunurdu.

Üstadımız buyurdu ki: Seyr-i Sülûk kırk yaşına gelmeden başlamaz. Çünkü Peygamber (sav) Efendimize vahiy o yaşta gelmeye başladı. Ayrıca bu yaşa gelinceye kadar insan, yaş ağaç veya rutubetli ev gibidir, yani hamdır. ‘Hamdık, yandık, piştik Elhamdülillah’ dedikleri de budur.”

Muhterem Üstadımız, seyr-i sülûk yapacak kimsenin, olgun yaşa erişmesinin şart olduğunu vurgulamaktadır. Buna delil olarak, Peygamberimiz (sav)’in Nübüvvet mertebesine o yaşta eriştiğini belirtmektedir. Bundan sonra devamla buyurdular ki:

“İnsan arzularının oturduğu yaş, kırk yaşıdır. Bu yaşa kadar şeytan ve nefis insandan ümidini kesmez. İnsanın bu yaşa kadar arzuları, hevası, şehveti, dünyaya meyli çoktur. Bu meyle rağmen, nefsi disiplin altına almak mümkündür, fakat seyre müsait değildir. Onun için dervişe lazım olan bu yaşa kadar nefis meratiplerini geçmektir. Zaten ‘kırk yaşına gelip de namaz kılmayanın vay haline’ denmesinin sebebi de budur.”

Seyr-i sülûka elverişli olabilmek için, nefsin yedi tabakasından en az dördüncü basamağa gelmek icap eder. Bu da ‘Mutmaine’ makamıdır. “Namaz kılmayanın vay haline.” buyurması, avam için söylenen ağır bir ithamdır. Zira kırk yaşına geldiği halde, çocuksu hareketleri terk edip, Rabbine karşı tövbekâr olmayan kimse, gerçekten aldanmıştır. Bu yaşa gelinceye kadar dervişin “Nefs-i Mutmaineye” gelmesi, onu seyre müsait hale getirir.

Üstadımız buyuruyor ki: “Nefs-i mutmaine makamına erişmek, bu yaşa kadar dervişlik yoluna giren bir müridi, seyr-i sülûk yapmaya elverişli hale getirir.” Burada ehl-i Tasavvuf büyükleri şu önemli noktayı belirtirler: “Bu seyr-i sülûk işi, kişinin kabiliyet ve gayreti ile mürşidinin himmeti ve Hak Teâlâ’nın da inayetinin birleşmesi sureti ile gerçekleşir. Yoksa durup dururken, çeşitli kitaplarda yazılmış seyr-i sülûka ait bir takım formülleri uygulamakla bu ele geçmez. Bir de, her makamda yapılan seyr-i sülûk farklıdır. Üstadımız buyurdu ki: “Cenab-ı Allah (cc) Fatiha suresinde bu durumu izah etmiştir. Fatiha suresi yedi ayettir ve: ‘Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz’ (Fatiha: 4) dediği de budur.”

Hak Teâlâ sureyi Fatiha’yı, kitabın anayasası niteliğinde indirmiştir. Üstadımız derdi ki: “Bu Fatiha suresi hem dünyevi ve hem de uhrevi olarak bütün bir saâdet-i ebediyyeyi bünyesinde taşıyan bir suredir. Fatiha suresinin sırlarından birisi de, seyr-i sülûkun en alttaki ayetten başlayıp, en baştaki ayetle noktalanmasıdır. Yedi ayet olması, nefsin yedi mertebesine delalet eder. ‘Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz’ ayeti de, dördüncü ayettir. Mutmaine makamı da, nefsin dördüncü mertebesidir.”

Üstadımız bu işarı tespiti ile Fatiha suresine olan vukufiyetini göstermiş olmaktadır.

“Bu ayet nefsi mutmaineye işaret eder. Buraya kadar derviş dahi, Allah’tan başka dost arar ve dünyadan ve içindekilerden ümidini kesmez, ancak bu makamda Allah’tan başka dost ve yardımcının olamayacağını idrak eder; işte bunu anlamak için hem nefs-i mutmaine lazım, hem de kemal-i yaş lazım. O da kırk yaşıdır. Elmalılı Hamdi Yazır merhum, tefsirinde, Peygamber (sav) Efendimizin bu ayeti açıklarken, Hz. Ömer (ra) Efendimizi kastederek: ‘Allah Ömer’e dost bırakmadı’ buyurmaktadır.”

Üstadımız Hazretleri, Velayet noktasında Rasulullah (sav) Efendimizin meşrebi üzere bulunduğu içindir ki bir ömür boyu tıpkı O’nun gibi hep sevgiden, sevdirmekten ve sevmekten bahsederdi. Daima affedici olmayı, bağışlamayı şiar edinir ve bizlere de böyle olmayı sık sık hatırlatırdı. Derdi ki: “Allah Teâlâ benim için Ümmet-i Muhammed’den hiçbir ferdi hesaba çekmesin. Benden yana Ümmet-i Muhammed’e bütün haklarım helal olsun”

 Üstadımız, buraya kadar kemal yaşın başlangıcı kabul edilen kırk yaşın ehemmiyeti üzerinde durmuşlar ve kırk yaşına kadar nefis mertebelerinden mühim kısmının aşılması lazım geldiğini belirtmişlerdir. Bilhassa temyiz çağı kabul edilen mutmaine makamına ulaşmak gerektiğine vurgu yapmışlardır. Bundan sonra buyurdular ki: “Nefs-i mutmainneye gelinceye kadar, manen kişi, insan sıfatında değildir. Buraya kadar insanda hep ruh-u sultani değil de ruh-u hayvani hâkimdir. Bu durumda kişinin seyretmesi için insanlık sıfatı gerekmektedir; o da nefs-i mutmainnedir.”

Üstadımız buyurdu ki: “Nefis yönünden seyr-i sülûk da; ‘Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime, Nefsi Mutmaine, Nefsi Radiyye, Nefsi Merdiyye, Nefsi Safiyye’, olarak belirlenmiştir.”

Üstadımız bu mertebelerin hangi usul ve metotla geçileceği noktasında pratik ve özlü olarak şunları anlatmaktadır: “Nefsi yönden seyr-i sülûk yapan salik, hayvansal gıdaları yemez. Sebze ve meyvelerle ihtiyacını giderir, on bir lokma ile iktifa eder ve oruç tutar. Şeyhinin vermiş olduğu esmalarla zikrullaha başlar ve hemen rabıtasında şeyhini görür. Daha sonra Rasulullah (sav) Efendimizi görür.

Ehlullahın saliki tabi tuttukları bu diyet rejimi, ilk bakışta insanı ürkütecek bir mahiyet arz eder. Fakat ehli için bunların bir zorluğu söz konusu değildir. Nitekim Üstadımız buyururdu ki: “Seyr-i sülûkta veya İtikâfta takdir edilen bu azıcık yiyecek miktarı, çile veya itikâf müddetince hem yeter ve hem de artar. Çünkü insan zikrin harareti ile doyuma ulaşıyor ve bedene ağırlık yapacak gıdalara ihtiyaç hissetmiyor” derdi. Bununla hafif gıdalar sayesinde uyku düzenini disiplin altına almak ve hayvansal gıdaların sağladığı şehevi duygu ve istekleri frenlemektir esas gaye. Üstadımız bu esnadaki fonksiyonunu tarif etmek üzere buyurur ki: “Birinci tabaka olan ay mesabesine kadar beyaz nur, ikinci tabaka sarı nur, üçüncü tabaka kırmızı nur, dördüncü tabaka mor nur, beşinci tabaka turuncu nur, altıncı tabaka mavi nur ve yedinci tabaka siyah nurdur. Birinci tabaka olan dünyamız ve Ay arası, Ay ile Merih yıldızı arası, Merih ile Çobanyıldızı arası, Çobanyıldızı ile Güneş arası, Güneşten sonra Samanyolu, Saman yolundan sonra ise siyah nura kadar şeyhi götürür. Siyah nura geldiğinde esmasını söyler, ondan sonra da Rabbisine kavuşturur. Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olur. Nasıl ki bir televizyona anteni iyi bir şekilde kurmaz, frekans ayarını iyi yapamazsan karlama olur, biraz daha ayarlarsın, görüntü gelir, biraz daha ayarlarsan netleşir. Bunun gibi Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olur, bütün kâinatta kendisini görür.” Devamında Üstadımız buyurdular ki:“Nefsi yönden seyr-i sülûk da bu şekilde yapılır. Seyr-i sülûkunu ilk tamamlayan, miraca çıktığı için Rasulullah (sav) Hazretleridir. Allah-û Teâlâ Hz.leri ile beraber hem bedenen, hem de kalp gözü ile görüşmüştür.”

Allah-u Teâlâ Hz.leri Üstadımızdan razı olsun. Bu asırda seyr-i sülûk yapmanın mümkün olabileceğini bu şekilde ortaya koymuş bulunuyor.

Nükte:1

Abdullah Baba Hz.leri bir gün ziyarete gittiği bir şehirde o beldede kendisinin kâmil bir şeyh olduğunu iddia eden bir kişiyi yanına getirirler. Efendi Hz.leri o adama şöyle bir soru sorar; “Efendi sen kamil bir mürşit olduğunu söylüyormuşsun madem kemale erdin seyr-i sülukunu nasıl yaptın bir anlat bakalım, güneşin arkasında ne var Bana tarif eder misin?”, deyince adam; Heyecanlanır daha önce ona böyle bir soru yönelten olmamıştır, hemen itiraz eder öyle şey olur mu ben ne biliyim? Güneşin arkasında ne olduğunu diye söyler.

Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri o şeyhlik iddiasında bulunan kişiye şöyle cevap verir; Seyr-i suluk yapılmadan kâmil olunmaz Seyr-i suluk ruhen yapılır yedi kat sema ve farklı farklı nurlar vardır. Bunların hepsi seyri sülük da ruhen geçilir. Her birinin ayrı ayrı nuru, ayrı ayrı özellikleri vardır. İnsanları kandırmayın, aldatmayın! Allah-ü Teâlâ Hz.leri yarın bunun hesabını sorar.

Adam bu cevap karşısında diyecek bir kelime bulamaz. Abdullah Baba Hz.lerinin sormuş olduğu durumların hiç birisi yoktur, adam pişman bir halde müsaade isteyerek yanından ayrılır.