106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İslam Büyükleri/ İSMAİL FAKİRULLAH TİLLOVİ HZ.

İsmail Fakîrullah Hazretleri tevekkül sahibi olup, kazaya rıza gösterirdi. Allah-û Teâlâ'dan gelen dert ve belâları sevgilinin kemendi olarak kabul eder, severek karşılardı. Bütün yaptığı işleri Allah-ü Teâlâ'nın rızası için yapar, dünyaya hiç meyletmezdi. Dinin emirlerinden kıl ucu kadar ayrılmazdı. Orta boylu, buğday benizli, çok güzel bir görünüşü vardı. Kaşları yay gibi olup, arası açıktı. Gözlerinin görünümü güzel, yüzü nurlu ve mütebessimdi. Burnu düz ve ince olup dişleri beyaz ve sağlamdı. Sakalının tamamı ak olup, sünnet-i şerife uygun uzunluktaydı. Avucunun içi yumuşak, parmakları uzundu. Teri güzel kokardı.

 

İsmail Fakîrullah Hazretleri, sultanın adalet ve insaf üzere olması ve düşmana galip gelmesi için dua ederdi. Çocuklarına dini ilimleri öğretir ve akrabalarına ziyarete giderdi. Ziyaretine gelemeyenlerin kusurlarına bakmaz, gelenlere dinin emirlerini bildirir, yasaklardan sakınmalarını emrederdi. Tebessüm ederek konuşur, sual soranların cevaplarını gayet açık olarak izah ederdi. Ziyaretine gelenlerin yüzüne, bir geldiğinde, bir de giderken bakardı. Edebinden karşısındakinin yüzüne pek bakmazdı. Çoğu zaman vecd hâlinde bulunur, başını önüne eğip, gözlerini yumar, sessiz kalırdı. Bütün bidatlerden sakınır, sünnetleri eksiksiz yapardı. Beş vakit namazını kendi dergâhında ezan ve cemaatle eda ederdi. İşrâk, kuşluk, evvâbin ve teheccüd namazlarına devam ederdi. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Her cuma günü namazdan önce Kehf suresini okurdu. Her sözü, hareketi, ahlâkı ve tavrı Peygamber Efendimize uygundu. Temizliğe çok dikkat eder, gösterişe süse bakmazdı. Mührünün taşı yemeni, şekli bademi, halkası gümüştü. Her an öleceğini düşündüğü için zemzemle yıkanmış kefenini ve diğer buhur ve levazımı bir sandıkta hazır bulundururdu. Cuma akşamları odasında buhur yakarlardı. Abdest ve gusl etmek için beyaz topraktan yapılmış dört ibriği vardı. Yanında devamlı misvak ve tespih bulundururdu. Kitapları pek çoktu. Odasında kendi hattı ile yazdığı Kur'ân-ı Kerim’i vardı ve yazısı çok güzeldi. Ayrıca, Tefsîr-i Meâlim-üt-Tenzîl, Mesâbih-i Şerîf kitaplarını kendi el yazısıyla yazmıştı. Babasının el yazısıyla yazdığı dört ciltlik İhya-ı Ulûm ve iki cilt Envâr-ı Fıkh-ı Şâfiî kitapları, dedesinin yazdığı dört ciltlik Kâmus-ı Ekber, birer ciltlik Şifâ-i Şerîf ve Şir'at-ül-İslâm kitaplarını yanından ayırmazdı.

Hayatını insanlara ilim öğretmek, onlara din-i İslamı anlatmakla geçiren İsmail Fakîrullah Hazretlerinin son günlerini dervişi ve halifesi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Mârifetnâme isimli kitabında şöyle anlatır:

O temiz rûh, beden sarayına girip yeryüzüne indi. Kemale gelip olgunlaştı. Allah-û Teâlâ'yı tanıdı. İnsanlar tarafından da tanındı. Ezelî ihsanlara kavuşup sonsuz feyzlere menba oldu. İki cihanı da gönül aynasında görüp, yalnız Rabbine döndü. O'nun emirlerine sarıldı. Böylece bu dünyanın zevk ve safâsına aldanmayıp, hakiki âlemde huzurlu olmanın yolunu tuttu. Bu dünyanın zulmetinden usanıp bir an önce ebedî âleme kavuşmayı arzuladı. Diğer canlılar gibi nöbetini savmak istiyordu. Zira pak ruhu beden mezarında mahpus gibi kalmıştı. Yaşı sekseni geçince 1734 (H.1147) senesinde bir hafta kadar hiç kimse ile görüşmeyip manevi âlemin sırlarına ulaşıp bu âlemi seyreyledi. İnsanlar onu hastalıktan dolayı böyle kendinden geçmiş sandılar. Ancak cuma gecesi yatsıdan sonra o hâlden bu his âlemine döndü. Evlât ve torunlarını yanına çağırıp ilim öğrenmelerini ve sâlih ameller ile uğraşmalarını vasiyet eyledi. Üzerindeki emanetlerin sahiplerine verilmesini isteyerek oradakilerle vedalaştı. Sonra Yasin-i Şerîf okumalarını emretti. Yasin-i Şerîf okunurken odanın içine öyle güzel kokular doldu ki sanki ûd ve anber yakılmıştı. Çocukları ve torunları üzüntü içindeydiler. O’nun için ise o gece bayram ve sürur gecesi oldu. Yasin-i Şerîf’in "Selâmûn kavlen..." ayet-i kerimesi okunurken "Allah" diyerek canını Hakk’a teslim etti. Mübarek ruhu gidip, latif cismi kaldı.

O huzur sahibi bu fani dünyayı bırakıp, hakiki âleme gidince evlâtları babalarının vasiyetini yaptılar, sabaha kadar yıkayıp kefenlediler. Çevre köylere haberler gönderdiler. Sabahleyin herkes geldi, çok cemaat toplandı. Oğlu Abdülkâdir Efendi imam olup cenaze namazını kıldırdı. Mezarı talebeleri Molla Osman Efendi ile Molla Muhammed Efendi’nin türbeleri önüne kazıldı ve oraya defnedildi. Mezarı üzerine büyük bir sanduka ve güzel bir türbe yapıldı. Günlerce yakın çevreden gelenler ziyaret edip, kabri başında Kur'ân-ı Kerîm okudular.

İsmail Fakîrullah Hazretleri buyurdu ki: "Allah-û Teâlâ'ya tevekkül et, işini O'na teslim et. İbrahim Aleyhisselâm, Allah-û Teâlâ’ya öyle tevekkül etti ki ateşe atıldığı hâlde Cebrail Aleyhisselâm dâhil hiç kimseden yardım istemedi. Cebrail Aleyhisselâm kendisine; "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorunca, "Sana yok, O'na var." dedi. "O'ndan iste." deyince, İbrahim Aleyhisselâm; "O hâlimi biliyor, O bana yetişir, istememe gerek yok." buyurdu. Yusuf Aleyhisselâm, zindandaki arkadaşından yardım isteyince, Rabbi kendisine; "Aciz bir mahlûka dayandın ve başından geçenleri ona anlattın, ihtiyacını ona söyledin. Hâlbuki veren ve vermeyen Benim. Fayda ve zarar veren de Benim."

Tevekkül etmek, teslim olmak, sabretmek ve rıza göstermek, Allah-û Teâlâ’ya varan yolun esaslarıdır.

"Bir gün Tillo'ya bir saat yakınlıkta bulunan köylerin birinden, Kur'ân-ı kerimi ezberlemiş, fıkıh ilminde âlim bir şahıs geldi. Bu zat, İsmail Fakîrullah Hazretlerinin bazı hâl ve hareketlerini, dinin emirlerine uymuyor sanarak beğenmezdi. Huzurdayken O’na: "Ey Şeyh! Sen niçin camiye gitmiyorsun?" diye sordu. O hilm deryası İSmail Fakîrullah Hazretleri lütfederek; "Ey hafız! Bizim bu dergâhımız mescit niyetiyle yapılmıştır ve burada dünya kelâmı konuşmak mekruhtur." diye cevap verdi. O zat; "Peki, niçin cemaat sevabına kavuşmak istemezsin." diye tekrar sordu. Fakîrullah; "Beş vakit namazda evlât ve talebelerim cemaat olup, farzlar onlarla beraber eda ediliyor." diyerek cevap verdi. "Ezana niçin riayet etmiyorsun?" sorusuna da; "Bu mescidin minaresi şu kerpiç kadar taştır. Onun üzerinde beş vakitte de ezan okunuyor. Burada okunan ezan-ı şerife icabet ediyorum. Cuma namazını ise gidip camide kılıyoruz." buyurdu. O zat; "Niçin çok cemaatin faziletine kavuşmak istemezsin." diye sorunca; hocam, tebessüm ederek; "Kuyu hâdisesinden önce cemaatin çokluğunu canıma minnet bilir ve o sevaba kavuşurdum. Ancak kuyu hâdisesiyle kalabalıkta huzurum kaçıyor, huzursuz oluyorum. Bundan dolayı mazurum. Allah-û Teâlâ’dan bu sevaptan beni mahrum etmeyeceğini umarım. Çünkü sevgili Peygamberimiz; "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır." buyurdu. Bu hadis-i şeriften ümitliyiz." O zat edebe riayet etmeyerek sorduğu bu sorulardan aldığı cevap üzerine huzurdan ayrılıp gitti. O gece evinde yatıp uyudu. Fakat sabahleyin uyandığında Kur'ân-ı Kerim’i ve fıkıh ilmini tamamen unuttuğunu fark etti. İkinci günü abdest almayı ve namaz kılmayı da unuttu. Üçüncü gün ise göz nimeti elinden alınıp kör oldu. Dördüncü günde aklı başına gelip, yanına birkaç kişi alarak doğru İsmail Fakîrullah Hz.lerinin huzuruyla şereflendi. Merhamet membaı olan Fakîrullah Hz.leri, onu, kör olarak görünce çok ağladı ve gözünün açılması için dua etti. Mübarek elini gözünün üzerine sürdü. O anda Allah-û Teâlâ’nın izni ile gözündeki perde kaldırıldı ve eskisi gibi görür hâle geldi. İsmail Fakîrullah Hz.lerinden çok özür diledi, hatasının affı için yalvardı.

Ona; "Sen o gün doğruyu söyledin. Emr-i mârûf eyledin. Allah-û Teâlâ gayretini makbul eylesin." diyerek o zatın gönlünü aldı. Hafız efendi de haddini bilip bu büyük velinin Allah-û Teâlâ katında makbul biri olduğunu anladı. O gece talebelerin odasında yattı. Sabahleyin kalktığında unutturulan bütün ilimlerin hatırına yeniden geldiğini gördü. Sevinçten uçuyordu. Allah-û Teâlâ’ya hamdü sena edip şükür secdesine kapandı. Hocamıza dualar ederek oradan ayrıldı.

Mevsim sonbahardı. Evlerin damlarında bulgurlar serilmiş, kurutuluyordu. Ayın on ikinci gecesi mehtaplı bir havada herkes cuma gecesi yatsı vaktini bekliyordu. Vakit girince Erzurumlu İbrahim Hakkı minareye ezan-ı Muhammedî'yi okumak üzere çıktığında Tillo'nun doğu tarafının yağmur bulutları ile kaplanmış olduğunu ve herkesin kendi zahirelerini damlardan toplamak için acele ettiklerini gördü. Ezan-ı şerifi aceleyle okudu. Hocasının bulgurlarını toplamak için yardıma gitmek istiyordu. Minareden aşağı indiğinde hocası erkek çocuklarını, torunlarını, hizmetçilerini toplamış bekliyorlardı. Onlara; "Efendim! Yukarı mahalledekiler yağmur yağabilir korkusuyla bulgurlarını topluyorlar." dedi. Hizmetçilerden biri yavaşça; "Biz de o tedbire başvurmak istedik. Fakat hocamız bize mâni olup; "Bulguru, yağmuru bırakıp camiye gidiniz, Cuma gecesine tazim edip hürmet gösteriniz." buyurdu." dediler.

Hep birlikte caminin sofasında yatsı namazını kıldılar. Sonra gökyüzünü incelemeye koyuldular. Tillo üzerinde bulut ikiye ayrıldı. Evlerin bulunduğu kısımda zerre kadar bulut kalmadı. Biraz sonra şiddetli bir yağmur başladı. Tillo'nun etrafında seller aktığı halde kasabanın üzerine bir damla bile düşmedi. Böylece Allah-û Teâlâ, o sevdiği kulunun hürmetine kasabanın halkına aydınlık ve rahatlık ihsan eyledi.