106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

ABDULLAH BABA HZ.LERİNİN HAYATI / Allah’ın (cc) Kullarına Şefkat Nazarı ile Bakması

          Rabbimiz (cc) kullarını son derece engin bir şefkatle yaratmış ve onlara da öylece muamele edilmesini istemiştir. Hak Teâlâ kulluğun temelinde iki şey bulunduğunu belirtir. Birisi: “Halikı Tazim” ve diğeri de “Mahlûka şefkat”tir. Peygamberler bu iki temel ilkeyi düstur edindikleri gibi, varisleri konumunda bulunan veli zatlar ve âlimler de bu gayeyle hareket ederek, insanlığı şeytanın iğvasından korumaya çalışmışlardır. Halikı tazim; Hak Teâlâ’yı yüce yaratıcı olarak vasıflandırmak ve hem Ulûhiyet ve hem de Rububiyet sıfatlarını O’na has kılarak kulluk etmektir. Mahlûka şefkat ise, O’nun sıfatlarından nasip almak içindir.

            Nitekim Yunus Emre Hazretleri:

            “Severim yaratılanı, yaratandan ötürü” buyurarak, kullukta kemale eriştiğini ifade etmek ister. Bu itibarla, kendilerinden evliya olarak bahsedilen büyükler, kendileri için yaşamayı bir kenara koyup, başkalarının saadeti için yaşamayı prensip edinmişlerdir.

            Veli olan zatlar, birer rahmet numunesi ve şefkat abidesidirler. Çünkü her iki sıfat Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıdır ki veli bir kimsenin bu sıfatlarla sıfatlanması gerekir. Hak Teâlâ’nın sıfatları bu zatlarda belirgin bir halde zuhur ettiği için, bütün yaratıklara karşı son derece şefkat gösterirler. İşte bu hikmeti anlatan bir hadise olarak, asrımızın bereket vesilesi, muhterem üstadımızın irşadından bir tabloyu aktarıyoruz.

            Bir gün Efendi Hazretlerine Sivas’tan Nakşî ve Kadir-i Üstadı, âlim bir zat ağlaya ağlaya gelir. O kadar çok ağlar ki ne konuştuğu dahi anlaşılmaz. Efendi Hazretleri kendisini sakinleştirdikten sonra nereden geldiğini ve ziyaretinin sebebini sorar. Âlim zat şöyle söyler:

            ─ Efendim ben Sivaslıyım. Nakşî ve Kadir-i kolundan icazetim var; aynı zamanda da âlimim. Tam on altı aydır Rasulullah (sav) Efendimizi göremiyorum. Ne olur, Allah aşkına bana yardım edin. Bana yardım edecek tek zat Sizsiniz. Çünkü Sizi Peygamber (sav) Efendimizin yanında görmüştüm. Ne olur bana yardım edin, der.

            Rasulullah (sav) Efendimizi görememek yüzünden sıkıntıya düşen bu zatın durumu ne kadar manidardır. Ya bir de günümüzde, Rasulullah (sav)’ı görmek diye bir şeyin olmadığı fikrini savuranların içinde bulunduğu duruma ne demeli? Adamcağız hastalığını biliyor, tedaviye ihtiyaç hissediyor ve doktor arıyor. Efendi Hazretleri tevazu göstererek, bir yandan taaccüp edip, diğer yandan da hoca efendinin durumuna hem üzülüp hem de gıpta ederek şöyle der:

            Allah-u Teâlâ bizleri affeylesin. Biz; Peygamber (sav) Efendimizin tellalı, O’nun yolunun da hizmetçisiyiz. Siz yanlış bir adrese geldiniz. Memlekette çok şanlı şeyhler, üstadlar, kutuplar var. Hem sonra siz âlim bir şeyhsiniz. Bu fakir ise, ümmiyim” buyurur.

            Bunun üzerine o Hoca Efendi içini çekerek:

            ─ Hayır, Efendi Hazretleri hayır! Ben doğru adrese geldiğimin farkındayım. Derdimin dermanının bu kapıda olduğunu biliyorum” der. Bunun üzerine Efendi Hazretleri der ki:

            ─ Hoca Efendi! Biz ancak dua ederiz. Hidayet ve lütuf sahibi ancak Cenab-ı Zülcelâl Hazretleridir,” buyurur.

            Durumunu baştan savacak endişesine düşen perişan haldeki âlim zat, yalvarırcasına şöyle der:

            ─ Aman Efendim! Ben Sizin Peygamber (sav) Efendimizin yanındaki kıymetinizi biliyorum. Ne olur, bana Sizden başkası yardım edemez. Lütfen bana yardım ediverin” diye ağıt yakmaya başlar. Efendi Hazretleri, o şeyhin durumuna dayanamaz ve şöyle der:

“Hoca Efendi! Siz sohbet ederken, hiç Kur’an ayetlerinin manasını açıklarken, ‘Şu ayet şöyle olmalıdır’ gibi bir söz söylediniz mi?” diye sorar.

            Hoca Efendi:

            “Hâşâ Efendim, asla böyle şeyler söylemedim” der. Bu defa Efendi Hazretleri ikinci bir soru yönelterek, misafir Hoca Efendiye şöyle der:

            “Peki, Hoca Efendi! Siz hiç hadisleri okurken, “Şu hadis-i şerif’te şöyle olsaydı” gibi sözler sarf ettiniz mi?” diye ciddi ciddi sorar.

            Bu soru üzerine Hoca Efendi:

            Hayır Efendim! En ufak bir değişiklik dahi yapmadım ve asla düşünmedim” der. Bunun üzerine Efendi Hazretleri üçüncü sorusunu sorar ve meselenin özüne parmak basar. Der ki:

            “Hoca Efendi! Hiç sokakta başı açık, kıyafeti uygunsuz ve açık kadınlara bakıp ta: Hayâ imandandır. Hayâsı olmayanın imanı olmaz, gibi sözler söylediniz mi?”, deyince, Hoca Efendi:

─ Evet Efendim! Bu tür insanlara bu şekilde söylerim, der.

            Bunun üzerine Efendi Hazretleri şöyle buyururlar:

            ─ İşte Hoca Efendi! Sizin hatanız burada. Sizin lanet edip, kötü sözler sarf ettiğiniz o insanların hepsine, Peygamber (sav) Efendimiz secdelerinde gözyaşı döküp, “Ümmeti, Ümmeti” diye dua ediyor. O Rahmet Peygamberi, ümmetinin kurtuluşu için Rabbine niyaz ediyorken, siz de onları din sınırlarının dışına çıkarıyorsunuz. Siz bunlara beddua değil, hidayete ermeleri için hayır dua edeceksiniz. “Ya Rabbi! El-Hadi ismi şerifinle hidayet eyle! El-Latif ismi şerifinle lütfeyle” diye dua ediniz. Şimdi siz memleketinize geri dönün. Güzel bir şekilde gusül abdesti alıp, temizlenin ve sonra da tövbe edip, Rasulullah (sav) Efendimizden özür dileyip, gözyaşı dökün. İnşallah, tekrar umduğunuza kavuşursunuz.” der.

            Bu irşat ve uyarıdan sonra, âlim zat ağlaya ağlaya Efendi Hazretlerinin huzurundan büyük bir saygı ve edep ile ayrılarak memleketine geri döner. Aradan henüz iki gün geçmişken Efendi Hazretlerine Sivas’tan bir telefon gelir. Telefondaki kişi o gelen âlim zattır. Telefonda ağlamaklı bir eda ile şöyle konuşur:

            ─ Efendi Baba! Allah sizden razı olsun. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Sizin hürmetinize Peygamber Efendimiz beni affetti. Sizi ve Rasulullah (sav) Efendimizi beraber gördüm elhamdülillah. Allah razı olsun, Allah razı olsun; diye telefonu kapatır.

            Şuna dikkat etmek gerekir ki Efendi Hazretleri kitleleri, terbiye etmekte yönlendirmekte asla zorlanma ve suni bir metot kullanmamıştır. Bilakis, O’nun terbiye metodu tamamıyla insan tabiatına uygun bir anlayışın ürünüdür. Doğrudan doğruya insanoğlunun benliğine el uzatmış, azgın, mütecaviz ve yıkıcı enerjiyi alarak, bunları aşk ve iman haddesinden geçirip, hikmet, irfan ve üstün ahlak numunesi ve seçkin bir fazilet haline gelmesini sağlamıştır. Bilmeliyiz ki O, kendinde yaşattığı ebedilik aşkı ile bütün insanlığı sürükleyecek kuvvete sahipti. Efendi Hazretleri Rabbani menşeli bu seslenişini, sahip olduğu ledün ilmi ile ruhlarımızın en derin mıntıkalarına ulaştırma sırrına ermişti. Şüphesiz bu, O’na Hak Teâlâ’nın ihsan ettiği bir özellik idi. Hak Teâlâ O’nun sırrını yüceltsin ve O’na uyan bahtiyarlara selam olsun.