106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İSLAM BÜYÜKLERİ / ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HZ.

İbrahim Hakkı Hazretleri on yedi yaşında yetim kalmasını şöyle anlattı: 1719 (H.1132) senesinde, benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi, cuma gecesi sabaha yakın dünyadan ahirete göçtü. Hak yolunda can verip Allah-û Teâlâ'ya kavuştu. Maksadına ulaşarak rahmet deryasına daldı. Bu yetim o gece başka misafir odasında yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı görmek istediğimde, oradakiler bana; "Git, önce namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı." dediler. Bu söze inanıp mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu sandım. Namazdan sonra odamıza geldiğimde babamın vefat ettiğini gördüm. Benim de rahatım gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın ayrılık hasretiyle viranelerdeki kuşlara döndüm. Öyle feryat etmek istedim ki sesim göklere çıkacaktı. Ben bu hâlde iken o merhamet membaı mübarek üstadım geldi. Benden o üzüntü ve elemi aldı. Ben de kalkıp kendi kendime; "Şimdi ayıptır, sabredeyim. Üstadım gittikten sonra nasıl ağlayacağımı ben bilirim." dedim. Mübarek üstadımız herkese selâm verip, garip oğlu Derviş Osman Efendinin başı ucunda oturdu. Şehit ruhuna bir Fatiha okuyup, sevabını bağışladı ve murakabeye daldı. Ben üstadımın karşısında babamın da ayakucunda idim. Bir anda Allah-ü Teâlâ'nın ihsanlarına kavuştum. Vefat eden babam, mübarek başını kaldırdı. Kimya tesiri olan nazarıyla yüzüme bakıp, tebessüm ederek taziyede bulundu. O anda mübarek göğsünden şimşek gibi bir nur parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip, yerine sürur ve lezzet doldu. Babamı bu hâlde görünce, bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi sevindim. Üzüntülü duran ahbaplar bu sevincime bir mana veremeyip hayret ettiler. Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı ve mübarek üstadımın himmeti bereketi ile olan bu hâdiseyi oradakiler görememişti.

Üstadımız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp baktım. Güler gibi bir hâli vardı. Yüzü nurlu, bedeni sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu. Cenaze namazına çevre köyler ve bütün Siirt halkı geldi. Namazını üstadımız kıldırdı. Onun vefatına benden başka herkes üzüldü. Âlemin babası olan üstadımız, bu yetimine şefkat edip iltifat eylediğinden, merhum babamdan sonra onun hizmetleri bize miras kaldı. Mübarek üstadım, bu bozuk huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Kalp hastalıklarından Beni kurtardıktan sonra, kendi muhabbeti ile yaktı. Böylece Ben de, ahiret hâllerinde yakin hâsıl oldu. Tevekkül etme, dert ve belâlara, ibadete ısrarla devam etmeye tahammül, her işe rıza gösterme hâli hâsıl oldu. Pek kıymetli, leziz nimetler ihsan edildi. Hepsinden daha evlâsı ve kıymetlisi ise, Allah-ü Teâlâ’nın zatında ve sıfatlarında bilgi sahibi olmaya, marifetullaha kavuştum.

İbrahim Hakkı Hazretleri, babasının vefatından sonra üstadının emriyle Erzurum'a gitti. Amcalarının da teşvikleriyle sekiz sene ilim tahsil etti. Burada tahsilini bitirdi, fakat gönlü, üstadı İsmail Fakîrullah Hazretlerinin ateşiyle yanıyordu. 1728 (H.1140) senesinde yirmi beş yaşında iken tekrar Tillo'ya geldi. Burada üstadının 1734 (H.1147) senesinde vefatına kadar hizmetiyle şereflendi. Sonra Erzurum'a döndü. Küçük yaşta ayrıldığı Hasankale'ye gelip, yerleşti.

İbrahim Hakkı Hazretleri, Hasankale'de evlendi, sonra İstanbul'a gitti. Mahmûd Han ile görüştü ve saray kütüphanesinde çalışmalar yaptı. Bir sene sonra talebe yetiştirmek için Abdurrahmân Gâzi Zâviyesine tayin edilerek Erzurum'a geldi. Talebe yetiştirmek için, uzun ve yorucu bir çalışmaya girdi. Hanımı Firdevs Hatun’dan, İsmail Fehim ve Ahmed Naîmî isminde iki oğlu dünyaya geldi.

1755 (H.1169) senesinde tekrar İstanbul'a gitti. Sarayda, divan kâtibi Ali Efendi başta olmak üzere, pek çok kimseyle dost oldu. Sultan Üçüncü Mustafa Han zamanında da Abdurrahmân Gazi zaviyesinin beratı yenilendi.

İbrahim Hakkı Hazretleri, 1763 (H.1177) senesinde hatıralara bağlılığı ve vefa duygusunun çokluğundan, üstadının memleketi olan Tillo'ya gitti. İsmail Fakîrullah Hazretlerinin torunu Fâtıma Hatun ile evlendi. Orada kaldı. Talebe yetiştirmeye burada da devam eden İbrahim Hakkı Hz.leri bir sene sonra hacca gitti. Dönüşünde tekrar talebe okutmaya devam etti.

İbrahim Hakkı Hazretleri, zaman zaman Tillo'da, "Cebel-i Ra'sil Kuvâ" ismindeki tepeye çıkardı. Talebelerine de; "Bu tepe, yakında büyük bir nâma kavuşacaktır." derdi. Bu tepeye bir musalla taşı yaptırdı. Her uğradığında oraya otururdu. Ölümü, ahreti ve hesabı düşünürdü. Yine bir gün üç talebesi ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi Mahmûd'du. Onlara; "Sübhânallah! Hepinizin adı da Mahmûd. Her biriniz de amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz. Fakat sadece biriniz Allah-û Teâlâ’nın evliya kulları arasında yüksek derecelere sahip olup; "Memduh" lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan akın akın talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O, bu tepeye bir ev yaptırıp herkesin hidayete kavuşmasına vesile olacaktır." buyurdu. Talebeler de kendi kendilerine; "mübarek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam." diye temenni ettiler. Bir müddet sonra içlerinden ikisi ayrıldı. İbrahim Hakkı Hazretleri yanında kalan Mahmûd'a; "Biraz önce müjde verdiğim Mahmûd sensin. Fakat bu sırrı, Ben sağ olduğum müddetçe kimseye söyleme." buyurdu.

1778 (H.1192) senesinde ömrünün sonlarına yaklaşan İbrahim Hakkı Hz.leri, vasiyetnamesini yazdı. Sık sık hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak suretiyle kalan ömrünü bereketlendirmek istiyordu. Bu sebeple oğullarının kâtib olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip oğulları yazdılar. Nihayet 1781 (H.1195) tarihinde bir perşembe günü vefat etti. Tillo'da, üstadı İsmail Fakîrullah Hazretlerinin kabrine komşu olacak şekilde defnedildi. Ölümü için de; "Hüdâyı bilmeye ancak cihâna geldi sultanım." mısraı tarih olarak düşürüldü.

Hayatını ilim öğrenmek, öğretmek ve kitap yazmakla geçiren İbrahim Hakkı Hazretlerinin vefatında, iki oğlu ve iki kızı vardı. Oğulları, İsmail Fehim ve Muhammed Şâkir'dir. Babasının neslinin devamını Muhammed Şâkir sağladı. Kızları Şemsî Âişe ile Hanife Hatun’dur.

İbrahim Hakkı Hazretleri, tefsir, hadis, fıkıh gibi naklî ilimlerin yanında, aklî ilimlerle de uğraşmış, canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız doktoru Lemarck, İngiliz Ch. darvin, Hollandalı Hugo de Vries gibi batılı ilim adamlarından çok önce, canlılar hakkında, en basitinden en mükemmeli olan insana kadar düzgün bir tekâmül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele alırken, bu tekâmülde arada görülen belli noktaları, hususi özellikleri ve her birinin hudutlarını tespit etmiş, hepsinin ayrı ayrı cinsler olduğunu ayrıca belirtmiştir. O sadece biyoloji ilmi ile değil; fizikten kimyaya, matematikten astronomiye kadar, devrindeki bütün ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve marifet hazinesi olan Mârifetnâme'sinde, bütün bunlara yer vermiştir. Mevâlîdi, yani canlı cansız bütün varlıkların yaradılış sırrını bilmek ve irfanı tahsil etmek, onda pek açık olarak görülmektedir.

Hayatında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakmayan İbrahim Hakkı Hazretleri, ideal insan tipi olarak, arif insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü içinde kalmıştır. O’na göre, arif; gönülle ve akılla bilendir. Fakat gönülle bilmek arifin yegâne hususiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle, eserlerinde büyük yer vermiştir. Gönül, sevgilinin mekânıdır. Aşk sayesinde bu sevgi vardır. Bu yollarda hikmet (fen ve sanat) vardır. Mevâlîd (varlıkların sırrını anlama) bu yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse İbrahim Hakkı Hazretleri; gönül sahibi olan, fen ve sanata yer veren büyük bir âlim, Hakk’a rıza gösteren bir velidir.