106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

ÜSVE-İ HASENE /RASULULLAH (SAV) EFENDİMİZİN ALLAH’A YAKARIŞI

 "Rabbinize yalvara yakara ve sessizce dua edin." (A'râf 7/55)

Rasulullah (sav) Efendimiz, her anını Rabbi ile beraberlik şuuru içinde geçirirdi. Allah’ı en çok bilen ve tanıyan Efendimiz, aynı zamanda O'ndan en çok korkan ve O'nun azametini en iyi idrak eden kimse idi. Bu sebeple, ibadetleri ve duaları, hep yakarış hâlinde idi. O’nun yakarışlarına baktığımızda, kendi nefsinden ziyade, ümmeti için Allah’a yalvardığını ve gözyaşı döktüğünü görürüz.

Bir gün Efendimiz, İbrahim (as)'ın:

"Rabbim, putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir." (İbrahim 14/36) sözünü ve İsa (as) 'ın:

"Eğer kendilerine azâb edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen izzet ve hikmet sahibisin." (Mâide 5/118) duasını okudu. Akabinde ellerini kaldırdı ve:

"Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime merhamet et!" diye yalvararak ağladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

"Ey Cebrail! -Rabbin her şeyi daha iyi bilir ya- git, Muhammed'e niçin ağladığını sor." buyurdu. Cebrail (as) geldi. Rasulullah Efendimiz ona, ümmeti için duyduğu endişeden dolayı ağladığını söyledi. (Cebrail’in dönüp durumu haber vermesi üzerine) Allah-ü Teâlâ:

"Ey Cebrail! Muhammed'e git ve O’na:

«Ümmetin konusunda Seni razı edeceğiz ve Seni asla üzmeyeceğiz.» müjdemizi ulaştır." buyurdu. (Müslim, İman, 346)

İnsanlara Allah’ın emirlerini tebliğ etmek ve onları hidayete erdirebilmek için, birçok çileye göğüs geren ve hiçbir zorluktan yılmayan Peygamberimiz, insanların dalâlette olmalarına çok üzülürdü. Bu nedenle inanmayanların imana gelmesi, müminlerin sırat-ı müstakimden ayrılmaması ve günahkârların affedilmesi için hep niyaz ve tazarru hâlinde bulunmuştur. Bu yolda kendi nefsine yapılan en ağır eziyetlere dahi aldırmayarak, düşmanlarının kurtulması için de yakarışına devam etmiştir.

Mekkeli müşriklerin inat ve inkârlarını sürdürmeleri üzerine, Kâinatın Fahr-i Ebedîsi bir ümitle Tâif'e gitmişti. Orada müşrikler Efendimizi kabul etmediler, bilakis alay edip aralarındaki beyinsizlere ve kölelere O’nu taşlattılar. Onlar da, attıkları taşlarla Efendimiz (sav)'i yaraladılar ve ayaklarını kana boyadılar. Sevgili Peygamberimiz, ayaklarının acısına dayanamayarak yere oturdukça, kollarından tutup kaldırıyorlar, yürüdüğünde tekrar taşa tutuyor ve arkasından da gülüşüyorlardı. Bütün bu sıkıntılara katlanan Allah Rasulü, biraz dinlenip sükûnet bulduktan ve iki rekât namaz kıldıktan sonra, ellerini semâya kaldırdı ve yüce Allah’a hâlini şöyle arz etti:

"Ey Allah’ım! Gücümün zayıflığını, tedbirimin azlığını, halk nazarında hakir görülüşümü... Sana arz ve şikâyet ediyorum!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sensin zayıfların Rabbi ve Sensin Benim Rabbim! Beni kime bırakıyorsun? Senden uzak olan ve gördükçe suratını asan kimselere mi? Yoksa işimi eline verdiğin düşmana mı bırakıyorsun?" (Heysemî, VI, 35; İbn-i Hişâm, II, 29-30)

Allah-ü Teâlâ'ya bu derece içten ve gönülden yalvarabilmek, şüphesiz O'nu en iyi tanıyan ve kudretini en iyi takdir eden birisinin yapabileceği bir iştir Allah Rasulü, bu kadar çile çekmesine rağmen, yine de Allah’a karşı bir kusuru olabileceği endişesiyle gazabından korkmakta ve O'na sığınmaktadır. Daha da ilerisi, Dağlar Meleği'nin "İstersen iki dağı birbirine geçireyim de, bu kavmi helâk edeyim." teklifini kabul etmeyerek, Tâifliler için yine Rabbine yalvardı ve hidayetleri için dua etti.

Âişe Validemizin şahit olduğu şu hâl de, Efendimizin Allah’a olan ta'zim ve hürmetini göstermesinin yanı sıra, biz ümmetine nasıl yakarışta bulunacağımızı öğretmektedir:

"Bir gece uyandığımda Allah Rasulü'nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Rasulü'nün secdede olduğunu anladım. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu:

«Allah’ım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım. İkâbından affına sığınırım! Allah’ım başka değil, Senden yine Sana sığınırım. Seni sena etmekten acizim. Sen zatını nasıl sena ettinse öylesin.»" (Müslim, Salât, 222)

Fahri Kâinat Efendimizin Rabbi'ne karşı yakarması rahat ve sıkıntı anlarında, bolluk ve darlık vakitlerinde hâsılı her zaman devam ederdi. Hz. Ömer (ra) savaş anındaki bir yakarışını şöyle anlatır:

"Bedir günü Rasulullah (sav)  müşriklere baktı, onlar bin kişiydiler. Ashabı ise üç yüz on dokuz kişi idi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle yakarmaya başladı:

«Ey Allah’ım! Bana olan vaadini yerine getir. Allah’ım! Bana zafer ihsan et. Ey Allah’ım! Eğer ehl-i İslâm'ın bu topluluğunu helâk edersen artık yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmayacak!»

Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam etti ki ridâsı omzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir (ra), yanına gelerek ridâsını aldı, omzuna attı ve yaklaşıp:

- Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah-ü Teâlâ Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir, dedi. O sırada Aziz ve Celil olan Allah şu ayeti kerimeyi inzal buyurdu:

«Hani siz Rabbinizden imdat talep ediyordunuz, O da 'muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin (lercesi ile) imdat edeceğim' diyerek duanızı kabul buyurmuştu.» (Enfâl 8/9) Gerçekten Hak Teâlâ Hazretleri o gün müminlere meleklerle yardım etti." (Müslim, Cihâd, 58; Buhârî, Megâzî, 4)

Allah’tan başka dayanak ve sığınak tanımayan ve her ihtiyacını O'na arz eden Fahri Cihan Efendimiz, yine Bedir seferinde ümmetini ihtiyaç içinde görünce, dayanamayıp şöyle yakarmıştı:

"Allah’ım bunlar açtır, onları doyur! Allah’ım bunlar bineksizdir, binecekleri hayvanlar ver! Allah’ım elbiseye ihtiyaçları var, onları giydir!"

Allah O’na Bedir'de fetih ve zafer müyesser kıldı. Döndükleri zaman ise, her biri bir veya iki deve ile döndüler, elbiseler giydiler ve karınları doydu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 145)

Ashabı-ı kiram bir sıkıntıya ve dara düştüklerinde, Efendimize gelirler ve Allah’a dua etmesini isterlerdi. Hatta müşrikler bile kıtlık anlarında O’ndan dua ve yardım talep etmişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 44/2-3) Efendimiz (sav) kuraklık olduğu bir zamanda yağmur duası yaparak Allah-ü Teâlâ'ya şöyle niyaz etmiştir:

"Ey Allah’ım! Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’sın! Gani olan Sensin, bizler ise fakir ve yoksullarız! Bize yağmurunu indir! İndirdiğini de bizim için kuvvet kıl ve belli bir zamana kadar yetir!" dedi. Sonra da ellerini iyice kaldırıp duaya devam etti. (Ebû Dâvûd, İstiskâ, 2)

Rasulullah (sav) Efendimizin, ashabına Allah’a yakarmayı öğretmek için, onlarla beraber dua ettiği de olurdu. Çünkü Allah-ü Teâlâ, duasız bir kul istemediğini bildirerek:

" (Ey Resûlüm!) De ki: Sizin dua ve niyazlarınız olmadıktan sonra, Rabbim size ne diye değer versin?" buyurmuştur. (Furkân 25/77)

Bir kimsenin Allah’a yakarması, Rabbinin yüceliğini, kendisinin de kulluk ve acziyetini idrak etmesinin bir tezahürüdür. Bu sebeple, kulun dua ve yalvarışı Allah-ü Teâlâ'nın rızasını ve hoşnutluğunu celbetmektedir. Allah’a dua etmekten ve yalvarmaktan ancak gururlu, kibirli, kendini beğenmiş ve cahil kimseler yüz çevirirler. Kulun dua ve yakarışındaki içtenlik ve samimiyet, onun manevi derecesi ve idrak seviyesinin bir göstergesidir.

Buraya kadar bizler için üsve-i hasene olan Rasulullah Efendimizin ibadet hayatından bir nebze olsun bahsetmeye çalıştık. Onun ibadet hayatını hakkıyla gözler önüne sermek mümkün değildir. Ancak örnek alıp tatbik edebilmek için, mümkün olduğunca ibadetlerini öğrenmeye çalışmak gerekmektedir. Şüphesiz o, Allah’ın bütün insanlığa gönderdiği Örnek Şahsiyet'tir ve bize Allah-ü Teâlâ'ya nasıl ibadet edeceğimizi öğretmek için gelmiştir.