106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU/Kul Edebiyle Allah’a Vasıl Olur

Edep, insanın mahiyetini gösteren gerçek bir alamettir. Edep, insanın iman kıymetini ve Allah katındaki değer miktarını belirler. İnsanın, yapılması uygun olmayan şeyler de zorlanır bir durumda veya kendisine layık olmayan şeyleri işlerken yüzünün kızardığı bir durumda kalması; onun diri vicdanlı, edep sahibi bir kimse olduğunun en büyük göstergesidir. Bir de birinin utanmaz, şuursuz, alıp verdiğini umursamayan bir vaziyette görünmesi de bilinmelidir ki o kimsenin günah ve kötülükten alıkoyacak edepden mahrum biri olduğunun göstergesidir. İslâm Müslümanlara edepli olmayı emretmiş ve “Din edeptir, edep de dindir.”anlayışı ile edebi İslam'ın en büyük faziletlerinden kabul etmiştir. En yüce ahlak numunelerini zâtında toplayan ve bizatihi ashabına, onların vesilesiyle ümmetine bu ahlakı talim ve tatbik ettiren Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin en büyük hususiyetlerinden birisi de hiç şüphesiz temsillerle, misallerle, övgülerlevasıflandırılamayacak derecede yüce bir edebe sahip olması idi. Bunun Cenab-ı Hakk’ın bir tecellisi olduğunu vurgulayan Rasulullah (sav) Efendimiz; “Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi ne güzel yaptı.”(Suyuti) buyurmuştur.

“Bütün insanların edebleri, velilerin edeblerinenisbeten deryadan bir katredir. Velilerin edebi peygamberlerin edebine göre deryadan bir katredir. Peygamberlerin edebi ise Sevgili Peygamberimizin (sav) edebine nispeten deryadan bir katredir.” (Letaifü’lMinen, AbdülvehhabŞarani)

Sözün özüne gelecek olursak, bizler ki Kâinatın Efendisi olan ve bütün peygamberlerin ümmeti olabilmek için secdelere kapandığı RahmetellilÂlemin Muhammed-ül Mustafa (sav) Efendimizin ümmeti olmakla şereflenmişken, muhakkak ki O’nun yüce ahlâkıyla ve edebiyle ruhumuzu nurlandırmak zorundayız ki Allah’a vuslat yolunda bu nur ile yürüyebilelim…

 

Edep ve iffet namusun perdesidir. Namus ancak edep ve hayâ ile muhafaza edilir. Hayat denilen şey edeptir. İlahî sırlardan bir sır olan edep, insanın en büyük ziyneti ve nurudur.  Evet, edep insan-ı kâmilin meftun olduğu, fakat şeytanın ve şeytan gibi insanların hoşlanmadığı güzel ahlakın en önemli şubelerindendir.

Edep, kulun zahirinin ve bâtınının yani dışının ve içinin terbiye ile güzelleştirilmesidir. Kulun zahiri ve bâtını güzelleşince edepli bir mümin olur.Kim, sünnetin edebine sarılırsa, Allah-ü Teâlâ onun kalbini marifet nuruyla nurlandırır. Allah'ın Habibi Hz. Muhammed'e (sav), emirlerine, fiillerine ve ahlâkına uymaktan, bir de söz, fiil, inanç ve niyet olarak O’nun edepleriyle edeplenmekten daha şerefli bir makam yoktur.Kul ile yüce Allah arasındaki işler genelde üç alanda gerçekleşir. Bunlar yardım isteme, gayret ve edeptir. Yardım istemek kuldan; tövbesine yardım etmek ise Yüce Allah'tandır. Gayret kuldan, başarıya ulaştırmak Allah'tandır. Edep kuldan, ikram ve ihsanlar Allah'tandır.

Kim, salihlerin edebiyle edeplenirse, o keramete ve ilâhî ihsanlara kavuşur. Kim evliyanın edebiyle edeplenirse, o, ilâhî yakınlığa alınır. Kim, sıddıkların edebiyle edeplenirse, o, müşahedeye ulaştırılır. Kim, peygamberlerin edebiyle edeplenirse, ona, ünsiyet/özel muhabbet ve dostluk nimeti bahşedilir. Kim, edepten mahrum olursa, bütün bu hayırlardan mahrum kalır.

Kâmil mürşitlerin emirlerine uymayan ve edeplerine razı olmayan kimse, tek başına Kur'an ve Sünnet ile gerçek edebi elde edemez.

Terbiye yolunun başındaki kimselere gereken edebi koruyamayan kimse, nasıl olur da terbiyenin sonuna gelmiş yüksek makam sahibi velîlerin makamlarına ulaştığını iddia edebilir?

Yüce Allah'ı tanımayan kimse, O'na yönelmez. O'nun emir ve yasaklarına dikkat etmeyen kimse, edepten çok uzaktadır.

Yüce Allah'a hizmet ve kulluğun edebi; kul ne kadar çok amel de yapsa, kendisini o amele sevkedenYüce Rabbine nazar edip bütün yaptıklarını hiç görmektir.

Kul, yaptığı taatiyleCennet’e girer; edebiyle yüce Allah'a erer.

Tevhid, imanı gerekli kılar; imanı olmayan kimsenin tevhid inancı yoktur, iman da dine uymayı gerekli kılar; dine uymayan kimsenin gerçek bir imanı ve tevhid inancı yoktur. Din de edebi gerekli kılar; edebi olmayan kimsenin gerçek mânâda bir dini, imanı ve tevhid inancı yoktur. Edebi terketmek, kovulmayı gerektirir; kim huzurda edebini bozarsa, kapıya koyulur; kim kapıda edebini bozarsa, ahıra hayvanların hizmetine gönderilir.

Edeplerin en güzeli, dinde fakih olmak (dini güzelce öğrenmek), dünyadan gönlünü çekmek ve yüce Allah'ın senin üzerindeki hakkını bilmektir. Arif, Yüce Rabbine karşı edebini terkederse, helak olanlarla birlikte helak olur.

Şöyle denilmiştir: "Üç şey var ki onları yapan kimse garip ve yalnız kalmaz. Bunlar, dinde şüphe edenlerden uzaklaşmak, güzel edebi korumak ve kimseye eziyet yapmamaktır."

Din ehlinin en çok üzerinde durduğu edepler; nefislerini güzel ahlâkla süslemek, azalarıyla ilgili edepleri yerine getirmek, helâl-haram sınırlarına dikkat etmek ve kötü arzularını terk etmektir.

Seçilmiş velilerin daha çok üzerinde durduğu edepler ise; kalplerini temizlemek, sırlarının hal ve yönelişlerine dikkat etmek, sözlerini yerine getirmek, içinde bulunduğu vaktin hakkını korumak, vaktin gereğini yapmak, kalbe gelen boş düşüncelere fazla iltifat etmemek, yüce Allah'tan bir şey talep ettikleri ve ilâhî huzurda bulundukları zaman güzel edep içinde olmaktır.

Kim, nefsini edeple ezip terbiye ederse, o, Yüce Allah'a ihlâsla kulluk yapar. Denilmiştir ki ihlâs; Allah-ü Teâlâ'yı şeksiz şüphesiz bir şekilde tanımaktır.

Allah-ü Teâlâ buyurur ki: "Kim, isim ve sıfatlarıma imanla birlikte kulluğa sarılırsa, onu edeplendiririm.Kim, zâtımın hakikatini açığa vurmak isterse, ona kızarım. Artık sen bunlardan hangisini istersen onu seç!"

Kim, içinde bulunduğu vaktin edebini muhafaza etmezse; vakit onun için bir kınanma ve azap sebebi olur.

Hak yolcusu, edebi terkederse, geldiği yere geri döner.

Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın (ra) şöyle dediği nakledilir: "Mekke'de bulunduğum sıralarda çoğu kez Kâbe’nin hizasında otururdum. Bazen da, ayaklarımı uzatmış halde sırt üstü yatar, dinlenirdim. Bir gün bu halde uzanmış yatarken kadın velilerden Mekkeli Âişe yanıma geldi; Beni o halde görünce, 'Ey Ebû Ubeyd! Senin ilim ehli bir zât olduğunu söylüyorlar; bir söz de Benden al: Yüce Rabbinin huzurunda edeple otur; yoksa ismin Allah'a yakın veliler defterinden silinir!' diye uyardı. Bu kadın, Hak dostu ariflerdendi."

Ariflerden biri der ki: "Zahiren ve bâtınen/dışın ve içinle edebe sarıl. Zahirdeki edebi zayi eden kimse, zahiren cezalandırılır; iç âlemindeki edebi zayi edin kimse ise, bâtınen/iç âleminde cezalandırılır."

Edep, kuvvete ve yaratılışta olan bir şeyi fiiliyata çıkarmaktır. Yaratılışı ve tabiatı güzel olan kimselerde, hak olan güzel işler meydana çıkar. İnsanın tabiatının şekillenmesi, Cenâb-ı Hakk'ın işidir; onun yaratılmasında insanın bir kuvveti yoktur. Bu durum, çakmak taşında ateşin bulunmasına benzer. Çakmak taşında ateşin bulunması Yüce Allah'ın işidir; onun meydana çıkarılması ise insanın işidir.

Edepler de böyledir; onun kaynağı güzel tabiatlar ve kula verilen ilâhî ihsanlardır.

Allah-ü Teâlâ, sadık kullarının iç âlemlerini olgun ve olgunluğa erecek şekilde hazırlamıştır. Onlar güzel terbiye ve riyazet yolları ile Allah-ü Teâlâ'nın nefislerinde yerleştirdiği kabiliyetleri ortaya çıkarırlar; böylece edepli ve güzel ahlâklı kimseler olurlar.

Bütün edepler Rasulullah (sav) Efendimizden alınıp öğrenilir; çünkü o, zahirî ve batınî bütün edeplerin kaynağıdır… Her güzel haslette olduğu gibi edep ve hayâda da bütün insanların en üstünü, en mükemmeli Hz. Peygamber’dir (sav). O,sözlerinin tesirini kıracak nahoş hareketlerden ve muhataplarını rencide edecek, onların kalplerini kıracak ve nefretlerini celp edecek sözlerden son derece sakınır ve sakındırırdı. Herhangi bir kimse sözünü bitirmeden söze başlamazdı. Muhataplarını dikkatlice, muhabbetle ve sonuna kadar dinlerdi. Musafaha ettiği kimse elini çekmeden, o elini bırakmazdı. İyiliğe mükâfatla, kötülüğe ise af ile mukabelede bulunurdu. Yüksek sesle konuşmazdı. Daima mütebessim idi. Onun gülmesi tebessümden ibaretti. Daima başı önde yürürdü.

Allah Resulü (sav) kimsenin kusurunu görmez, görse bile yüzüne vurmazdı. Kendisine bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince; “Falan kimse neden böyle yapıyor? Niçin böyle söylüyor?” demez. “Neden böyle yapıyorlar? Niçin böyle söylüyorlar?” şeklinde konuşur ve böylece o kimseyi ikaz eder, edebe muhalif söz ve davranışından vazgeçirirdi.

Hazreti Aişe Validemize (r.anha);  “Hz. Peygamber’in ahlakı nasıldır?” diye sorulunca, “O’nun ahlakı Kur’an idi.” diye cevap vermiştir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ve muhakkak ki Sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4)

 

Akıl ve hikmete muvafık hareket edip, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği gibi yaşamak manasına gelenedep, bütün hallerde istikamet ve iyilik üzere bulunmaktır. Edep, aklı ikmal eden, onu nurlandıran, imanı kemale erdiren, insanı ruhen terakki ettirip saadet ve selamete kavuşturan en hayırlı sermayedir.

İffet, hayâ, haysiyet ve istikamet gibi güzel ahlâktan mahrum olan kişi ve cemiyetler,  fen ve teknik sahasında ne kadar terakki ederlerse etsinler, hüsrandan kurtulamaz ve huzurla yaşayamazlar. Bu meziyetlerden mahrum kişiler, ne kadar münevver, ne derece tahsilli, ne nisbette sanatkâr da olsalar; o millet, bu fertlere istinaden bir ahenkle terakki edemez. Bu bakımdan, fert ve cemiyeti iman, ahlâk, fazilet, irfan, ilim, edep ve hayâ  ile teçhiz etmek lazımdır ki maddi ve manevi terakki edilsin. Edep ve irfan sahibi olanlar, hayatını nizam ve intizam içinde geçirir ve huzur ile yaşarlar. İnsanlığın ruhu, hakikati ve ziyneti olan edep ve terbiyenin; fert ve cemiyet için ehemmiyeti aşikârdır. Şu harika beyit de bu hakikati çok veciz bir şekilde ifade etmektedir:

Edep bir taç imiş nur-u Huda’dan

Giy ol tacı, emin ol her beladan

 

Yetim kimse anası ve babası olmayan değil, ilim ve edebi olmayandır. Asıl fakir; malı mülkü olmayan değil, ilim ve edepten mahrum olandır. Çünkü nimet ve servetlerin en büyüğü ilim ve edeptir. Bu nimetlere nail olan, edebi sayesinde nail olur. O nimetleri kaybeden de edebi terk ettiği için kaybeder. Bu bakımdan, edepten mahrum olan bir kimse, hakka ve hakikate ulaşamaz. Dünyada rezil, rüsva olduğu gibi ahirette de cezaya maruz kalır. Edebini yitirmiş bir kimse, en tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktan daha tahripkârdır. Edep, hayâ ve iffetten mahrum olan insan ilim, makam ve rütbe bakımından ne kadar yükselirse yükselsin faziletli sayılamaz. Çünkü asıl fazilet ve kemal, ilim ile ahlakın ittihat etmesiyle mümkündür. Edep ve hayâdan mahrum olan kimseler, huzur ve saadetle yaşayamadıkları gibi, bazen haysiyet ve şereflerini de kaybederler.

Tasavvufî yaşantının vazgeçilmez ögelerinden biri olan dergâhların kapılarını “Edeb Ya Hu!” levhaları süslemektedir. “ Edeb Ya Hu!” bir dua, Hakk’’a yakarıştır. Tasavvuf yoluna giren salikte bulunması gereken en önemli vasıf edepten başka bir şey değildir. Öyleki “Edeb Ya Hu!” levhalarının dergâhların girişine asılmasındaki hikmet de, edebin seyrisülukun başında saklı olmasıdır.

Edeb; ihsan makamına giden yolun adıdır. Edebi sürekli hale getirmek, kişinin ihsan makamına yükselmesi ile mümkündür. Kişinin kendisini devamlı olarak Hakk’ın huzurunda bilmesi (murakabe halinde olması) durumunda hareketlerinde düzelmeler olacaktır. Mü’mininedeb ve ahlakının güzel olması, imanının da son derece kuvvetli olduğunun bir göstergesidir. Edeb; maddi ve manevi belaları defeder. İbn-i Abbas (radıyallahuanh); “Irzlarınızı muhafaza eden kale edeptir.” buyurmak suretiyle edebin önemine dikkat çekmektedir. Tasavvuf yolunun büyükleri de; “Kişinin edepli olması tüm dünya servetinden daha hayırlıdır.” demişlerdir.

Hz Ömer (radıyallahuanh); “Edeb ilimden önce gelir.” buyurmuştur. Çok heybetli olmasına rağmen Rasulullah’ın (sav) yanında yavaş konuşurdu. “İlim edeb ile anlaşılır. Amel ilimle salah bulur. Amel ile matluba nail olur. Edebhayır ve faziletlerin hepsidir.”(Avarif-ülMearif, Sühreverdi) Seleften bir zat oğluna; “Yavrucuğum! Edepten bir konu öğrenmen, yetmiş ilim konusunu öğrenmenden bana daha güzel geliyor.” demiştir. Ebu Zekeriya el-Anberf ise konu ile alakalı olarak şu tespitte bulunmuştur; “Edeb olmadan ilim odunsuz ateş gibidir.”Edeb öğrenilmeden ilim öğrenilmez. Üstadına edebi olmayan talebe ilimden nasibini alamaz. Allah’a ve kullarına karşı edebi olmayan kimsenin ilmine itibar edilmez.Nitekim bu konuda “Edeble gelen lütufla gider.” denilmiştir. Bir talebe kendisine manevi sırları ve edebi öğreten ve hakiki veli olan üstadınaedeb ve muhabbetle nazar edip bakınca Hakk yoluna girmiş olur. Evliyaullaha karşı edepsiz ve terbiyesiz davranışta bulunanlar ile onlara dil uzatıp düşmanlık edenler ise en kötü hal üzere ölürler.

İlim meclislerinde aradım kıldım taleb,

İlim geride kaldı illa edeb illa edeb…

“Velilerin sözleri ab-ı hayatla dolu, saf, dupduru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken ondan kana kana iç de gönlünde manevi çiçekler, güller açsın.” (Mevlâna Celaleddin-i Rumî)

Enes bin Malik (radıyallahuanh); “Amelde edep onun kabulüne işarettir.” demiştir. Allah dostları da bu konu ile alakalı; “İbadet insanı Cennet’e götürür, ibadette edeb ve tazim ise Allah’a götürür, Hakk’a yaklaştırır.”Âlime sormuşlar: “En iyi neyi bilirsin?” Cevap vermiş: “Haddimi” Edebin en faziletlisi de haddi aşmamaktır. Bu nedenle “Ulemanın yanında diline, evliyanın yanında kalbine, sofrada eline sahip ol!”, denilmiştir.

Edeb; İslam deryasına atabilmektir kendini,

Fedakârlıktır aşktır edeb,

Dost kalabilmektir Allah dostuyla,

Emanete sadakattir edeb…

 

Büyük veli Hucviri (ks) der ki;

“İnsanın bütün kaybı, her işin esası olan edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu hep böyledir değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi edeple güzel olur. Edeb olmadan hiçbir güzel iş ortaya çıkmaz. Senin Allah’a yakınlığın, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Bunların hepsi Allah’a karşı edeb yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allah’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak gerekir ki her yolun başı edebtir. Senin edebinin artması Allah’a olan vuslatını gösterir.” (El Hikemu’l -Ataiyye)