106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

SULATANLARIN SOFRASI/ ŞEYH SADİ ŞİRAZİ’NİN SOHBET MECLİSLERİNDEN

Minnet (yani verdiği nimetlere, yaptığı iyilik, ihsan ve lütuflara karşı borçlu olmak), O Yüce ve Eşsiz Allah'a mahsustur ki buyruklarını tutmak kendisine manevi yakınlığa sebep olur ve şükredildikçe nimetlerini bollandırır.

İnsanın göğsüne giren her soluk hayatı uzatır, kişiye can verir; göğüsten çıkan her kirli nefeste ferahlık verir. O halde her nefeste iki nimet vardır ve her bir nimete de şükretmek vaciptir.

Kimin gücü ve lisanı yeter O Halık-ı Zülcelal'e hakkıyla şükretmeye?

“Ey Davud oğulları! Şükredin! Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe suresi; 13)dediği gibi…

Kulun yapabileceği en iyi şey, Allah'a karşı olan kusurunu bilip, O'ndan af dilemesidir. Yoksa Cenab-ı Hakk'ın ulûhiyetine lâyık kulluğu kimse yapamaz.

O'nun rahmetinin yağmuru her yeri kaplamış; cömertçe ikram ettiği nimetlerinin sofrası her yere yayılmıştır. Çirkin ve büyük günahlar yüzünden kullarının namus perdesini yırtmaz, (Settaru'l Uyub sıfatıyla ayıpları örter de nice kulları rezil ve rüsva olmaktan korur); kulunun rızkı dolayısıyla onun rızkını kesmez.

Ey gayb hazinesinden putpereste de ateşpereste de rızık veren Allah! Sen ki düşmanlarını bile gözetiyorsun, dostlarını hiç mahrum bırakır mısın?

Rabbim, yeryüzünü dayayıp döşeyen sabah rüzgârına; “Zümrüt renginde yeşil yaygılar yay!” demiş ve bahar bulutu sütannesine de, “Bitki kızlarını yer beşiğinde besleyip yetiştir!” diye emretmiştir. Ağaçlara, Nevruz Bayramı'na mahsus şeref ve hediye giyimi olarak yeşil yapraklı uzun elbiseler giydirmiş; gelmek üzere baharı, “ hoş geldiniz” diye karşılamak üzere dal çocuklarının başlarına çiçekten taçlar koymuş, şeker kamışının suyunu, yüce kudretiyle halis bal haline getirmiş ve hurma çekirdeği de onun yetiştirilmesiyle boylu poslu bir ağaç olmuştur.

Bulut, rüzgâr, güneş ve felek senin eline ekmek vermek için çalışıp, hizmet görüyorlar. O ekmeği gaflet etmeden yiyesin diye... Allah’ın emriyle onlar senin için böyle çalışırken, senin vazifeni yapmaman, boş oturman hiç yakışık alır mı?

Senin gibi, bir destek, bir arka olduktan sonra o milletin duvarının yıkılmaktan korkusu olur mu? Hazreti Nuh gibi bir kaptan olduktan sonra o denizin dalgasından ne korku var?

Kâinatın Serveri, varlıkların kendisiyle iftihar ettikleri, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan, insanların halisi ve seçilmişi, Son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (sav) Efendimize salât ve selam olsun!

O kemaliyle yüksek makamlara ulaştı ve yüksek derecelere erişti. İç ve dış güzelliklerinin nurlarıyla karanlıkları açtı. O'na ve âline salât ve selam getiriniz! (Allahümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ve ecmâin...)

O günahkârların günahlarının bağışlanmasını ve onların iyiler zümresine katılmasını dileyendir. Sözüne itaat edilendir. Peygamberdir. Cömerttir; kerimdir. Yakışıklıdır. Güzel vücutlu ve güler yüzlü olup, peygamberlik alâmetiyle nişanelenmiştir. Bir hadisi şerifinde şöyle buyurur;

“Günahı yüzünden dünyada perişan olmuş bir günahkâr kul; kabul edileceğini ümit ederek, tövbe elini Yüce Allah'a dua ederek kaldırsa da, Hak Teâlâ ona önem vermese, kul yine yalvarsa ve Cenab-ı Hak yine de ona bakmasa ve yüz vermese, o kul bir daha ağlayıp sızlayarak dilekte bulunsa bu sefer Allah-u Teâlâ meleklerine şöyle buyurur:

“Ey benim meleklerim! Bu kulumun Benden başka bir rabbi yoktur. Ben onun bunca yalvarıp yakarmasından utandığım için onun duasını kabul ettim, istediğini verdim ve onu bağışladım.”

Cenab-ı Hakk'ın cömertliğine, keremine bak, lütfunu gör ki kul günah işliyor; Hak Teâlâ hayâ ediyor.

O'nun ululuk kâbesinde kendilerini ibadete verenler; “Sana hakkıyla ibadet edemedik!” diye kusurlarını itiraf ederler. O’nun Kemal ve Cemalini övenler “Ya Rabbi, Seni hakkıyla bilemedik!” diye hayrette kaldıklarını ikrar ederler.

Bir kimse eğer Cenab-ı Hakk'ın vasfını benden sorsa, ona şunu derim: “Ben aşığım, Allah ise nişansızdır. Ne söyleyebilirim? Âşıklar, maşukların yolunda ve onların uğrunda ölmüşlerdir. Ölmüşlerden ses çıkmaz.”

Zevk sahibi ve hal erbabından bir gönül eri, başını tefekkür ve murakabe yakasının içine çekmiş, mükâşefe ve ilham denizine dalmıştı. Kendine geldiği vakit yürekli bir arkadaşı ona, “Bulunduğunuz gül bahçesinden bize ne hediye getirdiniz?”, dedi.

Arif adam ona şu cevabı verdi: “Gül ağacının yanına gidinceye kadar, içimde şu niyet ve düşünce vardı. Eteğimi güllerle doldurayım ve dostlarıma bunları hediye olarak götüreyim... Ama ne zaman ki gül ağacına eriştim, gülün kokusu benim başımı o kadar bir hoş etti ki eteğim elimden gitti, unuttum...”

Ey bülbül! Sen aşkı pervaneden öğren. O âşık olduğu mumun nuru etrafında döne döne yandı tutuştu, canı çıktı. Fakat sesi çıkmadı. Bu davacılar (yani benlikçi, kendini beğenmiş, gerçekten habersiz bir takım sözde hakikat arayıcıları) ne istediklerini bilmiyorlar, nasıl isteyeceklerini bilmiyorlar. Hakikati anlayan kimse yandı kavruldu, mahvoldu gitti. Ondan geriye bir haber kalmadı.

Ey hayalden, kıyastan, zandan, tahminden, kuruntudan, söylenilen, okunulan kul sözlerinden yüce olan Allah! Meclis (toplantı) sona erdi, ömür tükendi. Fakat biz Senin vasıflarının henüz başlangıcındayız…