106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

ÜSVE-i HASENE / Peygamber Efendimiz (sav)'İn Zikir Ve Murakabesi

"Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tespih edin!" (Ahzâb 33/41-42)

Allah-ü Teâlâ Hz.leri, kendisini her an zikretmemize o kadar ehemmiyet vermektedir ki mallarımızın, çocuklarımızın, ticaret ve alışverişimizin bizi zikrullahdan alıkoymamasını istemektedir:

"Ey iman edenler! Sakın mallarınız ve evlatlarınız, sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın! Kim böyle yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir." (Münâfikûn 63/9)

Bu sebeple Allah Resulü, zikre çok önem vermiştir. O’nun kalbi, gece gündüz her an Allah’ın zikriyle meşgul olur, lisanıyla da O'na hamd ederdi! Bir şey yiyecek ve içecek olsa, evvelâ Allah’ın ismini yâd eder, bitirdiğinde hamd eder, yatağına girdiğinde, uykudan uyandığında yine O'nu zikrederdi. Oturduğu ve kalktığı zaman Allah’ı tespih eder, yeni bir elbise giydiğinde O'na şükrederdi. Muhtelif hâl ve zamanlarda yapmış olduğu zikire, murakabe ve dualara bakan kimse, Efendimizin Allah’ı çok sevdiğini ve her an O'nun azamet ve celâli karşısında huşu içinde bulunduğunu hemen fark eder. Bu açıdan Efendimizin hakikatinin, dualarında gizli olduğunu söylemek mümkündür.  Hazreti Âişe (r.anha) şöyle demiştir:

"Rasulullah (sav) her anında Allah-ü Teâlâ'yı zikir hâlindeydi." (Müslim, Hayz)

Habib-i Ekrem Efendimizin nazarında, Allah’ı zikretmek o kadar kıymet arz etmektedir ki dünya bütün ziynetleriyle onun yanında pek değersiz kalmaktadır. Nitekim o şöyle buyurmuştur:

"Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O'na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen talebe bundan müstesnadır." (Tirmizî, Zühd)

Bu sebeple Rasulullah (sav) Efendimiz, zikretmeyi ve ehli zikrin yanında bulunmayı her şeye tercih ederdi. Kendisi bunu ifade sadedinde şöyle buyurmuştur:

"Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, Bana İsmail oğullarından dört tanesini kölelikten kurtarmamdan daha sevimli gelir. Yine Allah’ı zikreden bir cemaatle, ikindi namazı vaktinden güneş batıncaya kadar beraber olmam, dört kişi âzad etmemden daha sevimlidir." (Ebu Dâvûd)

Peygamber Efendimiz, insanın her an Allah’ı zikir hâlinde olmasına o kadar ehemmiyet verirdi ki neredeyse bütün ibadetlerin faziletini zikre bağlardı. Bu hakikati gösteren şu rivayet, oldukça dikkat çekicidir. Bir sahabe Allah Resulü’ne gelerek:

“Hangi cihadın ecri daha büyüktür?”, diye sordu. Peygamber Efendimiz:

"Yüce Allah’ı en çok zikredenin ki!" buyurdu. Adam:

“Hangi oruçlunun ecri daha büyüktür?” diye sordu. Efendimiz:

"Yüce Allah’ı en çok zikredenin ki!" buyurdu. Bundan sonra adam, namaz kılanlar, zekât verenler, hacca gidenler ve sadaka verenler için de aynı soruyu tekrarladı. Fahri Kâinat Efendimiz bunların hepsine de:

"Yüce Allah’ı en çok zikredenin ki!" buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer'e:

“Ya Ebâ Hafs! Allah’ı zikredenler, hayrın tümünü alıp götürdü!”, dedi. Bunu duyan Kâinatın Efendisi onlara doğru yöneldi ve:

"Evet, öyledir!" buyurdu. (İbn-i Hanbe)

Rasulullah (sav), Allah’ın kendisini gördüğünü unutan kimselerin hüsrana uğrayacaklarını bildirmiştir. Zikrullahı tamamen unutanlar bir tarafa, çoğu zaman zikirle meşgul oldukları halde, bazı zamanlarda gaflete düşen müminler bile, ahirette büyük bir nedamet ve acı içerisinde olacaklardır. Cennet’e giren böyle müminler hakkında Rasulü Ekrem Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Cennet halkı, başka bir şeye değil, sadece, dünyada Allah’ı zikretmeksizin geçirmiş oldukları anlara, hasret ve nedamet duyacaklardır!" (Heysemî)

Bu sebeple Allah Resulü, ümmetini ahirete hazırlanmaları ve daha sonra pişman olmamaları için uyarırdı. Übey bin Kâ'b (ra) şöyle anlatır;

Gecenin üçte ikisi geçince, Fahri Kâinât Efendimiz, uyanıp kalkar ve şöyle buyururdu:

"Ey insanlar! Allah’ı zikredin! Allah’ı zikredin! Yeri yerinden oynatan birinci sûr üflenecek! Arkasından ikincisi gelecek! Ölüm bütün şiddetiyle gelip çatacak! Ölüm bütün şiddetiyle gelip çatacak!" (Tirmizî, Kıyâmet)

İnsanın daima Allah’ı düşünebilmesi ve zikretmesi şüphesiz kendiliğinden kazanılabilecek bir haslet değildir. Bu güzel vasfı elde edebilmek için bir gayret içerisinde olmak ve Allah’tan yardım istemek gerekmektedir.

Muaz bin Cebel (ra) şöyle anlatır:

Bir gün Rasulullah (sav) elimden tuttu ve:

"Vallahi Seni seviyorum Ey Muâz!" buyurdu. Ben:

“Ben de Sizi seviyorum Ya Rasulullah!”, dedim. Bunun üzerine Efendimiz:

"Her namazın ardından «Allah'ım! Seni zikredebilmem, sana şükredebilmem ve en güzel şekilde kulluk yapabilmem hususunda bana yardım eyle!» demeyi hiçbir zaman bırakma!" dedi. (Nesâî, Sehv)

Allah’ın zikrini devamlı hâle getirerek kalbin itminâna ermesi, nihayette insanı murakabe hâline ulaştırır. Murakabe ise devamlı olarak, "Allah-ü Teâlâ, kulun zahirini ve batınını her an görmekte ve bilmektedir." şuuru içinde bulunmaktır. Bu şuura erişebilmek için de, zikir ve tefekkürle alıştırma yapmak gerekmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz de:
"Allah’ı gözet ki O'nu karşında bulasın!" buyurmuşlardır. (İbn-i Hanbel)