106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

TASAVVUF / Hased

Yerinmiş bir sıfat ve büyük bir afettir. İşlerin durgun, kalplerin bozuk, gitmesinin tek  kaynağıdır. Günahların işlenmesine, fenalıkların yapılmasına sebep çok defa O'dur. Bu öyle bir  illettir ki birçok âlimleri doğru yoldan saptırmıştır. İlim ve marifet  sahibi olan insanlar bu illetin etkisi altında hayret ve acziyet içinde kalırsa cahil insanların bu âfet karşısındaki halleri nice olur. Nitekim Hz. Peygamber (sav) buyuruyor: Altı zümre, altı şeyden dolayı Cehennem’e girer. Araplar teassupları, beyler zulümleri, reisler kibirleri, tüccarlar satışlardaki hainlikleri, köylüler cehaletleri, âlimler hadisatları yüzünden.” Âlimleri   bile  Cehennemlik eden afetten korunmaya, kalbimizden silip atmaya çalışmalıyız.

Kıskançlık, insana dört şekilde zarar verir:

1- Hased, ibadet ve taati bozar. Hazreti Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ateş odunu nasıl yiyip eritiyorsa, haset de ibadetimizi öyle yer bitirir.”

2- Hased, sahibini günaha sokar. Nitekim Vehep bin Mine der ki: Kıskançların üç alâmeti vardır:

— Karşında iken yaltaklanır.

— Arkanda seni çekiştirir.

— Senin veya başkasının başına gelen felaketler yahut gördükleri zararlar karşısında sevinç duyar. Hased, öyle kötü ve zararlı bir illettir ki Cenab-ı Hak (bundan korunmak için) kendisine sığınılmasını emreder: “Hased edenin hased (ini belli) ettiği zaman şerrinden Allah'a sığınırım.” (Felak/5)

Şeytandan, sihirbazların kötülüklerinden kendisine sığınılmasını emreden Allah'ın, hased için de aynı buyruğu vermesi, hasedin insanlar için ne kadar tehlikeli bir âfet olduğunu göstermeye kâfidir.

3- Hased; sahibine lüzumsuz yere bitkinlik, zahmet ve üzüntü verir. İbni Semmâh der ki: Kıskançtan başka mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü hased edenin nefsi ziyanda, aklı şaşkınlık içinde, kalbi üzgündür.

4- Hased edenin kalp gözü kör olmuş (basireti bağlanmış)tır. Cenabı Hakk’ın hikmetinden hiç bir şey anlamamaktadır. Süfyan bin Sevri der ki: Takva sahibi olmak istersen çok konuşma sus, öğrendiklerini saklamak istersen haris olma, halkın dilinden kurtulmak istersen kıskanç olma.

5- Hased eden daima eksiklik ve mahrumiyet içindedir. İnsan kıskançlıkla gayesine varamaz. Kendisine, kimse yardım elini uzatmaz. Hatem el-Esam der ki: Kin tutan din tutmaz. Gıybet eden âbid olmaz. Gammaza güvenilmez. Hased edenler, Allah'ın yardımını görmez. Hased edenlerin varlıkları ve mutlu olmamalarının sebep ve hikmeti, Allah'ın mü'min kullarına verdiği nimetin yok olmasını istemeleridir. Cenab-ı Hak’ta mü'minlere verdiği nimeti kıskançların isteğiyle almaz. Kendisine tâat ve ibadette bulunan kullarını bırakıp da O’nun Rububiyetine karışan, hikmetini kınayanlara elbette yardım etmez. Bir sıfat ki insanı şaşırtır. Aklını, idrakini alır. İbadetini bozar ve çok günah işlemesine sebep olur. İnsanı, isteklerinden mahrum eder. Düşmanlara yenilmesine sebep olur. Onun istekleri uğursuz, huyu yerinmiş, hastalığı ağır, tedavisi şart, ilacını bulup tedavisiyle uğraşılmazsa sahibinin felaketine sebep olur.

 

ACELECİLİK

İşte acelecilik ve umursamazlık uğursuz bir huydur ki bu yüzden nice fırsatların kaçırılmasına ve nice günahların kazanılmasına sebep olur. Bundan da dört afet meydana gelir:

1- Abidler, fazla ibadet yapıp daha üstün manevî makamlara yükselmeyi dilerler. Fakat acele edip ibadetlerini vaktinden evvel yaptıkları için bu dileklerine nail olmazlar. Bazen acele ettikleri için ibadeti bütün şartlarıyla haklarına riayet ederek yapamadıklarından bekledikleri tesiri göremezler. Bu durumda ümitsizliğe, ye'se düşer; amellerinde gevşeme başlar ve bu yüzden ibadet sevabından da mahrum kalırlar.

Bazen de ibadetlerinde fazlaya kaçar, kendilerini çok yorarlar. Hâlbuki dileklerin gerçekleşmesi ve istenen mertebelere ulaşılması, ifrat ve tefrika kaçmadan ortalama hareketle olur. Çünkü ifratta, tefritte gayeden uzaklaştırır. Nitekim bir hadisi şerifinde Hz. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Bizim dinimiz metin, sağlam ve mutedil bir yoldur. Bu yola rıfk ile girin ve acele etmeden yürüyün ifrat ve tefritten sakının."

2- Cenab-ı Hak’tan, bir dileğinin yerine getirilmesini isteyen aceleci kişi dua eder ve gayesine çabuk varınca duasını sıklaştırır. Fakat ümid ettiği zamanda dileğinin gerçekleşmediğini görünce dua etmeyi terk eder ve böylece dileğinin yerine gelmesini önler.

3- Aceleci insan, kendisini inciten bir kimseye beddua eder ve öfkesi geçinceye kadar devam eder. Bu bedduasından ötürü o mümin de zarar görür. Fakat kendisi de sabretme sevabından mahrum kalır. Bazen bu bedduasını haddinden fazla yapar. O zaman da günaha girer. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim’inde; "İnsan hayra dua ediyormuş gibi, şerre de dua eder. Çok acelecidir bu insan." (İsra / 11) buyuruyor.

4- İbadetin, yalvarış ve takvanın aslı her şeyde dikkatli ve düşünceli hareket etmeyi huy edinmektir. Yemekte, içmekte, giyinmekte hülasa bütün işlerinde ihtiyatlı ve düşünerek hareket etmeyen aceleci kişi, her zaman hataya düşebilir. Hatta yiyecek, giyecek ve içeceklerinde ve bütün işlerinde şüpheye düşmek ve haram işlemekten kendini kurtaramaz. Böyle olgunların da tâat ve ibadetlerinde hayır yoktur. Çünkü ibadetin sermayesi ve saadetin gayesi takvadır.

Bir huy ki sahibini hayırdan ve dileğine varmaktan alıkoyar. Mü'minlere zarar verir. Ondan yani acelecilik hastalığından kurtulmak için gereken tedaviyi yapmak lazımdır. Bu illetinde en müessir ilacı takva, ihtiyatlı ve düşünerek hareket etme alışkanlığını kazanmaktır.

 

KİBİR

Bu, çok tehlikeli ve yıkıcı bir hastalıktır. Diğer kötü huylara benzemez. Onlar, ibadetin teferruatına, kibir ise aslına zarar verir. Kökünden yıkar. Allah korusun küfre kadar götürür. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim’de, "İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi ve kâfirlerden oldu." buyuruyor. Bu ayeti kerimeden anlıyoruz ki kibrin fazlası küfre (imansızlığa) götürür. En aşağısı da şu dört âfete sebep olur:

1- Kibirli insan, hakikati göremez, basireti bağlanır. Cenab-ı Hakk’ın, akıllara hayret veren şu emsalsiz sanat eserlerini idrakten acizdir. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim’de: "Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri ayetlerimi idrakten çevireceğim" (A'raf / 146) Diğer bir ayeti kerimede de: "Allah, büyüklük taslayan her zorbanın, her kibirlinin kalbini işte böyle mühürler." (Mümin/35) buyuruyor.

2- Kibirli olanı, Cenabı Hak sevmez. Nitekim Kur'an-ı Kerim’de Allah buyuruyor: "Allah, kibirlenenleri sevmez"

Anlatırlar: Bir gün Musa Aleyhisselam Cenab-ı Hakk’a sormuş. Ya Rabbi, en çok kızdığın ve sevmediklerin kimlerdir. Allah-ü Teâlâ: Kalbi kibirli, dili kınayıcı, elleri cimri, gözleri hak ve hakikati görmeyen ve kötü ahlaka sahip olanlardır; buyurmuş.

3- Kibirliyi, Cenab-ı Hak, hakir ve zelil eder. Hatem el-Esam der ki: İnsan, üç şeyden sakınsın: Kibir, hırs, iftihar (böbürlenme) Kibirli olanlar, kendi yakınlarından ve hizmetlilerinden hakaret ve eziyet görmeden; Harisler, bir lokma ekmeğe ve bir yudum suya muhtaç olmadan, malı ve zenginliğiyle iftihar eden, böbürlenenler de kendi pisliklerine bulaşmadan bu dünyadan ayrılmazlar. Derler ki: Haksız yere kibirlenenleri Cenab-ı Hak, hakir ve zelil eder.

4- Kibirli olanlar Cehennem’de azap göreceklerdir. Nitekim kutsi hadiste (Hz. Peygamber vasıtasıyla) Cenabı Hak buyuruyor: "Kibir ve azamet Bana mahsustur. Nasıl ki herkesin elbisesi kendine mahsustur, kimse ile ortak değildir. Bu sıfatta benden başkasına layık değildir. Dünyada bu sıfatımı takınanları yarın Cehennem ateşinde yakarım." O halde bir huy ki Cenab-ı Hakk’ı tanımaya engel, Cehennem azabını çektirmeye sebep, Allah'ın hikmetlerini ve sanat eserlerini idrak ettirmeye manidir. Dünyada nefret, Ahirette sorumluluk doğurmaktadır. Akıllı olanlar, böyle kötü bir huyun afetlerinden gafil olmaz. Zararlarından korunmaya çalışır ve şerrinden Allah'a sığınır.

İşte bu açıklamadan anladık ki kibirlenmenin bu dört âfetinden yalnız bir tanesi bile insana zarar veriyor ya dördünün birden vereceği zararın büyüklüğünü düşünün. Cenab-ı Hakk’a yalvaralım, lütuf ve keremiyle bizi bu kötü huylardan korusun…

Bu kötü sıfatları ve yerinmiş huyları anlattık. Bunlardan sakınmanın vacip olduğunu bildirdik. Şimdi de bize bunların hakikatlerini, sınırlarını ve kısımlarını açıklayınız ki ona göre kendimizi bu afetlerden koruyalım diye sorulsa cevabımız şu olur: Din âlimlerine göre uzun emel, kişinin çok yaşama emeli ve ecelinin geç geleceği umududur. Kalbini, bu düşünce ve hayale göre ayarlamıştır. Bunun zıddı olan kısa emel ise kişinin uzun müddet yaşama isteğini ve ecelinin geç geleceği umudunu kalbinden atmasıdır. Kısa emel sahibi, uzun ömürlülüğü, Allah'ın takdirine bırakır. Cenab-ı Hak dilerse ömrümü uzatır, hakkımda hayırlı ise yaşatsın değilse yaşatmasın der. Eğer bir kişi ben, ikinci bir nefes, ikinci bir saat, ikinci bir gün yaşayacağım derse uzun emel taşıyor demektir. Bu adam sanki gaybi biliyormuş gibi tasarladığı yaşama zamanını geçirmek için geçimini tedarik etmekle meşgul oluyor ve bu uğraşmaları sebebiyle ibadetini yapamıyor: Fakat bu adam, Allah takdir etmişse inşallah yaşarım der ve geçim sebepleriyle de bu inanca göre meşgul olursa uzun emel günahından kurtulmuş, kısa emel sahibi olmuş olur.

Uzun emel iki kısımdır: Avama ve havasa mahsus. Birincisi mal, mülk toplamak ve zengin olmak gayesiyle uzun müddet yaşamayı dileyen uzun emel sahipleridir, ölümü hatırlarına getirmez, hiç ölmeyecekmiş gibi hırsla çalışır, çabalarlar ve bu yüzden birçok günaha girerler. Nitekim Kur'an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, “Bırak onlar yesinler, faydalansınlar (eğlensinler) onları, emel oyalaya dursun. Sonra bilecekler onlar.” (Hicr suresi /3) buyuruyor.

İkincisi; bu uzun emel sahipleri çok yaşamayı hayırlı bir işi tamamlamak için istiyorlar. Fakat bu hayırlı işi bitirmenin kendileri için faydalı veya zararlı olacağını bilemezler. Çünkü işe bazen riya ve gösteriş gibi afetler karışır ve o zaman şer, hayrı silmiş olur. Mesela bir kişi namaz, oruç... gibi ibadetlere başlarken, bunları tamamlayıncaya kadar yaşayacağım düşüncesini taşımamalıdır. Çünkü böyle bir inanış gayba hükmetmek demektir. Meğerki işe başlarken inşallah desin ve bu işi mutlaka bitireceğim kanaatini taşımasın. Ancak Ya Rabbi bu işte hayır varsa tamamlamamı kolaylaştır, dua ve niyazında bulunsun. Nitekim Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Hiç bir şey hakkında (ben bunu yarın yaparım) deme!" (Kehf / 23) Din âlimleri, iyi niyeti uzun emelin zıddı sayarlar. Hayırlı bir iş için iyi niyetle uzun yaşamayı isteyen kişi uzun emel taşımamış olur. İyi niyet taşıyan şahsın, diğer işlerini bırakıp tasarladığı hayırlı işe başlaması ve tamamlanması için Cenabı Hakk’a yalvarıp ona güvenmesi lâzımdır.

“Hayırlı işin sonunu Allah'a havale etmenin hikmeti nedir?”, sorusuna şu cevabı veririz:

Hayırlı işin başlangıcında henüz bir tehlike mevcut değildir. Çünkü başlama hali uzun sürmez. Asıl uzun zaman o işi tamamlayıncaya kadar geçer ve işte bu zaman içinde işi Allah'a havale etmeden devam edersek, beklenmedik bazı tehlikeler belirebilir. Bu tehlikeleri iki esasta toplayabiliriz:

1  - Acaba işi bitirebilir miyim bitiremez miyim?

2  - Bu işin bitimi hayır mı şer mi olacak, bilinmez.

Birinci için, yani işe başlarken bitirilip bitirilemeyeceği bilinmediğinden (Allah isterse). İkincisi için yani işin sonunun hayırlı olup olmayacağı bilinmediğinden tafviz (yani hayırlı ise tamamlanmasını Allah'tan dilerim demek) vaciptir. İşte bir hayırlı işin yapılmasını, bu şartlara riayet ederek dilersen iyi niyet olmuş ve uzun emel ile iyi niyet bu suretle birbirlerinden ayrılmış olurlar.

Ey aziz! Bu manadan gafil olma ki çok yerde faydasını göresin. Kısa emelin kalesi, yani uzun emelden kurtulmanın tek çaresi, ölümü düşünmektir. Bilhassa gurur ve gaflet içinde iken, ölümün birden bire gelebileceğini hatırdan çıkarmamaktır. Akıllı olanlara; uzun emelin zararlarından kurtulmak için bu kadar çok bilgi kâfi gelir.

Hased. Cenab-ı Hakk’ın, mü'min kullarına verdiği nimetin yok olmasını istemektir. Eğer bu nimetlerin yok olmasını istemeyip de kendisine de o türlü nimetlerin verilmesini istese, ona gıpta denir.   Gıpta 4 türlüdür. Vacip, mendup, mubah, haram…

Allah'ın, mü'min kuluna verdiği nimet dinî bakımdan ise, namaz, oruç gibi; buna gıpta etmek vaciptir. Eğer dünyevî faziletler ve ahlaki hareketlerdense, muhtaçlara yardım etmek gibi bunları gıpta etmek menduptur. Eğer o nimetten faydalanma mubah ise ona gıpta etmekte mubah olur. Eğer işlenen amel haramsa ona gıpta etmek haramdır.

Eğer nimet sahibi ahlaksız veya fakirse ve onun o hale gelmesine sebep o nimetse, zevalini (yok olmasını) dilemek caizdir. Eğer isyana sebebiyet veren veya düşmanın elinde bulunan silâhlar gibi zarar verici nimetlerse, bunların zevalini istemek (din âlimlerine göre) hased değil buna gayret denir. Hased, bazen mecazi manada gıpta olarak kullanılır. Nitekim bu manada kullanılan gıpta için Hz. Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor.

- Gıpta etmeyin ancak iki kişiyi gıpta ediniz: "Biri, Cenabı Hak, ona Kur'an nasip etmiş. Gece gündüz okuyor ve onun hükümlerine göre amel ediyor. Diğeri Allah ona, helâlinden mal, zenginlik vermiş gece gündüz bu malını muhtaçlara, zenginliğini her zaman ve her yerde Hak yoluna harcamaktan çekinmiyor."

Birincisi; dini bir nimettir. Gıpta etmek vaciptir. İkincisi, dünyevi bir nimettir. Gıpta etmek menduptur. Hasedin zıddı, Cenabı Hakk’ın, mü'min kullarına verdiği nimetin (eğer hayırlı ise) devamını istemektir.

Bu nimetin hayırlı olup olmadığını nasıl bilelim ki haset etmeyip bekasını isteyelim, sorusuna karşı cevabımız şudur: Eğer bu nimetin o mümin için hayırlı olacağına dair sende kesin bir kanaat varsa bekasını dilersin. Eğer zararlı olacağına inanırsan, zevalini istersin. Eğer şüphe ve tereddüdün varsa o zaman ne beka ve ne de zevalini istemez, tefviz yoluna gidersin (yani hakkında hayırlı ise Allah, devam ettirsin değilse ettirmesin bu nimeti ondan alsın diye işi Allah'a bırakırsın.)

Hased illetinden kurtulmak için Cenabı Hakk’ın, mü'min kullarına dünya ve ahiret için verdiği sonsuz nimetlerin bir faydası, bir gayesi bulunduğu, dünyaya ait olanların başkalarına yardım yapmak, âhirete ait olanların şefaate vesile olmak için verdiği fikir üzerinde düşünmek lâzımdır. Dünyada müminlerin, refah ve zenginliği, maddî ve manevî bakımdan kuvvetli olmaları senin için de iyidir. Çünkü bu sayede Müslümanlar birbirini destekler yardımlaşır. Bundan doğan birlik ve beraberlik senin de huzur ve rahatına sebep olur! Âhirete ait nimetlere nail olurlar da rahmete ve kıyamet gününde şefaate sebeptir. Hakikatte müminlere verilen nimetlere sende ortaksın. Bunları düşünürsen, nimet sahiplerini kıskanmak, kendi nimetinin zevalini istemek demek olur ki o zaman da hased illetini kalbinden söker atarsın.

Acele, kalpte bulunan itici bir kuvvettir ki bunun zorlayışıyla insan, düşünüp taşınmadan işe girişir ve bitirmekte acele eder. Bunun zıddı, dikkat ve itina, ihtiyat ve teennîdir. Te'ennî, tevakkuftan ayrıdır. Bir işe başlamadan evvel, bunun doğru olup olmayacağı üzerinde düşünmek tevakkuftur (duruş) Teenni ise, işi başarıyla sonuçlandırmak için ihtiyatlı davranmaktır. Te'ennî işte yanlışlık ve hataya düşmekten sakınmaktır. İnsan, bütün işlerinde meydana gelen hata ve zararların aceleden geldiğini, dikkat ve itina ile te'ennî ve ihtiyatla hareket etmenin bütün zarar ve hataları önlemeye ve işi selamete götürmeye sebep olacağını düşünürse, hiç bir işinde acele etmez ve bu illeti kalbinden atıp daima te'ennîyle hareket etmeye çalışır.

Kibir: İnsanın, kendisini emsalinden üstün görmesi ve her yönden onlardan yüksek olduğunu düşünmesidir. Buna tekebbür denir. Bunun zıddı tevazudur. Tevazu; kişinin kendi nefsini aşağı görmesi, alçak gönüllülük halidir.

Tekebbür ve tevazu iki kısımdır: Avama mahsus, havasa mahsus. Birincisi yiyecekte, giyecekte, evde ve her şeyde sadelikten ayrılmamaktır. Bunun karşılığı havasın (seçkin tabakanın) tekebbürüdür. Yani yemede, içmede, giyinmede evde ve her şeyde daima şatafata, süse ve gösterişe yer vermektir. Havasın tevazuu: (alçak gönüllülüğü) ister eşraftan, üstün tabakadan ister avamdan gelsin daima nefsini hakkı kabul etmeye alıştırmaktır. Havâsın tekebbûru ise kimden gelirse gelsin hakkı kabul etmekten çekinmektir. Bu türlü tekebbürde mutlak günah ve ma'siyet vardır. İnsanın, gerçek mütevazı olabilmesi için evvelini sonunu ve içinde bulunduğu halini düşünmesi lazımdır. Nitekim din âlimleri derler ki: Ey âdemoğlu! Evvelin bir nutfe (bir damla meni) sonun bir leşse, yaşadığın müddet içinde de bir helâ durumundasın. Pislik ve kötülüğün kaynağısın.

Bu haline bak ve üzerinde derin derin düşün ki Kibir denilen o öldürücü illetten sakınasın.

Alçak gönüllü olasın…