106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU / Osmanlı Padişahlarının Rasulullah (sav) Sevgisi

Osmanlı Padişahlarının Rasulullah (Sav) Sevgisi

Osmanlı sultanları, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisiyle büyümüş ve büyütülmüştür. Birçoğunun gönüllerinde bu sevgi öyle temayüz etmiştir ki Rasulullah (sav) Efendimizin aşkını bütün dünyaya nakşetmek için, hayatlarını at sırtında geçirmişler denilse yeridir. Ruh dünyalarına ilmik ilmik dokudukları bu muhabbet, O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) ilgili her şeye hususi bir ihtimam göstermelerine vesile olmuştur. Onlarda, Peygamber sevgisi âdeta mânevî bir cihadın tezahürü hâline gelmiş, fethe hazırlandıkları beldeleri önce bu sevgiyi taşıyan gönül erleriyle yoğurmuşlar, yani mânevî cihâtla kalplerin kapılarını, maddî cihatla da kalelerin kapılarını açmışlardır. Bu güzel insanlar, Efendimiz (sav)’i kalplerinde öyle müstesna bir yere koymuşlardır ki günlük hayatlarından, yazdıkları şiirlere (nâ’t-ı şerîf) kadar her sahada O’nun (sav) adını zikretmeyi ve himmetine müracaat etmeyi hayatlarının olmazsa olmazı saymışlardır. Onların, çoğu zaman gözyaşlarıyla kaleme aldıkları bu nâ’t-ı şerifler günümüze kadar birçok Peygamber âşığının da hislerine tercüman olmuştur. Bu denizden coşkun coşkun akan peygamber sevdası tarih boyunca nakış nakış gönüllere kazınmış ve tatlı hatıralar olarak Osmanlı tarihinde hak ettiği yeri almıştır. Ecdadımız, devlet işlerinin aksamaması için şeyhülislâmların verdiği fetvaya dayanarak hacca gidememişler; ancak Hz. Peygambere ve mübarek topraklara karşı “Veysel Karâni gibi” gönül bağlamaktan da geri kalmamışlardır. Onlardaki Rasulullah (sav) sevgisi, kalplerini o kadar yakmış, öyle doruklara ulaşmıştır ki bir nefes dahi O’nun emrine itaatten geri durmamışlar aksine her daim O’nunla yaşıyormuşçasına Efendimiz (sav)’e hürmet ve tazimde bulunmuşlardır. Daha Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye, Osmanlı Devleti’nin temel harcı mahiyetindeki şu vasiyeti; gözleri yaşartan, gönülleri cuşu huruşa getiren Rasulullah (sav) sevgisini ne güzel ifade eder:

“Oğul! Benim hanedanımdan her kim doğru yoldan ve adaletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaatinden mahrum kalsın!”

Babası Osman Gâzî’den aldığı emaneti, titizlik ve hassasiyet ile taşıyan Orhan Gazi, oğlu Murat Bey’e şu nasihatte bulunmuştur:

“Oğul, saltanatının ihtişamına mağrur olma! Unutma ki dünya Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a bile kalmamıştır. O’nun da tahtı, akıbet viran olmuştur. Zira her dünya saltanatı fanidir! Lakin yaşanan hayat, herkes için büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şefaatlerine mazhariyet için bu imkân iyi değerlendirilmelidir!”

Görüldüğü üzere Osmanlı padişahları daima Allah ve Rasulü’ne hizmet ve İslam’ın inkişafı için mücadele etmek gayesiyle tahta çıkmışlar ve bunu kendileri için bir vazife kabul etmişlerdir. Bunun için Rasulullah (sav) Efendimizin aşkıyla yanan gönülleri, yaptıkları her işe yansımıştır. Bunlardan derlediğimiz bazı hatıralar şöyle vukuu bulmuştur:

Sultan İkinci Murad mecalsiz bir şekilde yatıyordu. Gözler ellerinin bir işaretine, kulaklar dilinden dökülecek bir tek söze kilitlenmişti. Yerinden hafifçe doğruldu ve vezirine seslendi: “Oku İshak, vasiyetimizi oku!”

İshak Paşa vasiyeti yüksek ve gür bir sesle okumaya başladı:

Bismillahirrahmanirrahîm, Allah’a (cc) hamd olsun. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (sav) olsun. Tevekkülüm Hâlık’ımadır. Her nefis herkes ölümü tadacaktır. Sizleri dünya hayatı mağrur etmesin, sizler gururlanmayın. Saruhan vilâyetinde bulunan malımın üçte birini; 3.500 altını Mekke fukarasına, 3.500 altını Medine fukarasına olmak üzere dağıtınız. 500′ü Mekke ahalîsinden Kâbe ve hatim arasında toplanarak 70.000 kere ‘La İlahe İllallah’ kelimeyi tevhidini zikredip defalarca Kur’ân okuyup sevabını vasiyet sahibine ita edenlere harcansın. 2.500′ü Mescid-i Aksa’da Sadre kubbesinde 70.000 kere ‘La İlahe İllallah’ kelimeyi tevhidini zikredenlere ve defalarca Kur’ân okuyanlara harcansın.”

Dikkatle bakıldığında vasiyetinden Sultan Murad Han’daki Allah (cc) ve Rasulullah (sav) aşkı okunmaktadır. Çünkü o dönemde ne Mekke–Medine ne de Kudüs (Mescid-i Aksa) Osmanlı toprakları içerisinde yer almaktadır. Gönlündeki sevgi o kadar aşkındır ki o beldelere değen mukaddes ayaklar hürmetine, oraların ahalisine hürmette kusur etmek istemez.

Fatih Sultan Mehmet, Peygamber Efendimiz (sav)’e karşı duyduğu derin muhabbetini (sevgilerini), en güzel biçimde İstanbul’un Fethi’nde ortaya koymuştur. Kutlu fethin hazırlık aşamasında, Rumeli Hisarı’nı, O’nun güzel ismi “Muhammed”in Arapça yazılışına göre inşa ettirmiş ve hatta yapımı sırasında kendisi de bizzat taş taşımıştır. Rasulullah (sav) Efendimizin hadisi şerifindeki müjdeye nail olmak arzusuyla Konstantiniyye’nin fethine koşan Sultan Fatih’in, fetihten hemen önce dile getirdiği şu sözler bu arzusunu ifade etmektedir: “Avn-ı İlahî ve imdad-ı peygamberi ile beldeyi düşman elinden alacağız!” (Allah’ın ve Hz. Peygamber’in (sav) yardımı ile)

Ve yıl 1453… Osmanlı ordusunun önünde gencecik bir serdar… İstanbul surlarının önünde, Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) medhine nail olabilmek için otağını kurmuş… Bir cuma sabahı Cenab-ı Hak O’na fethi müyesser kılmış… Bu kutlu serdar bir gece otağından çıkar ve üstadı Akşemseddin Hazretlerini ziyarete gider. Allah Resulü’nü (sav) Medine’ye hicretlerinden sonra Mescid-i Nebevî yapılana kadar evinde misafir eden ve yıllar sonra da, İstanbul önlerinde şehit olan Eyyub el-Ensarî Hz.lerinin kabrinin bulunması hakkındaki arzularını belirtir, himmetlerini ister. Akşemseddin Hazretleri de hünkârın koluna girerek çadırdan çıkar. Haliç kıyılarında, surlara yakın bir yeri işaret ederek, “İşte burasıdır.” der. Fatih Sultan Mehmed Han derhal emir verir: “Buraya bir cami ve türbe yapıla.” Bu emir üzerine bugünkü caminin ve türbenin inşasına başlanır. Anlaşılıyor ki onlar sadece Allah Resulü’ne (sav) değil O’nun köyünün kokusunu taşıyanlara da büyük bir sevgi beslemişlerdir.

Bu sevgi Fatih’ten oğluna da aksetmiştir. Bir gün İkinci Bayezid Han çok iyi dostu olan Hak âşığı Baba Yusuf’u Hacca uğurlamak için ayağına kadar gider, ona bir miktar altın teslim eder ve, “Bu, elimle çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravzayı Tahire’nin kandilleri için ayırdım. Allah Resulü’nün (sav) huzuruna varınca: “Ey Allah’ın Resulü (sav), günahkâr kul Bayezid’in selâmı var… Bu altınları türbenin kandillerine yağ alınması için gönderdi. Kabul buyurunuz…” diye söyleyin; tembih eder.

İbadete bir cuma günü açılan Bâyezîd Câmiî’nde ilk namazı II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi de Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:

“Câmînin yapısı tamam olunca, bir cuma günü büyük bir merasimle ibadete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:

«Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terk etmemiş ise, şu mübarek vakitte o imam olsun!»

Derya misali cemaat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbur kalarak:

“Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri terk etmedik!” dedi ve kendisi imam olup namazı kıldırdı. Böylece II. Bâyezîd Han, bu tarihi zühd ve takvâ sahnesini, Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerine olan bağlılığını mecburen sergilemiş oldu.

Babadan oğula bir miras gibi geçen bu mukaddes sevgi Yavuz Sultan Selim döneminde yeni bir boyut kazanmıştır. Yavuz Sultan Selim Han Hz.lerinin başarılı seferlerinden sonra Hace-i İsfahani; yazdığı şiir ve yazılarda sultanı şu şekilde ifade etmiştir;

"Ey alemin Padişahı! Sen Muhammed Mustafa (sav)'nın şeriatını dirilttin¸ dünyada Senin minnetin altında kaldı. Şeriat Sultan Selim'in devleti sayesinde yoluna girmiştir. Senin korkundan şah ismailin tacı başından düşmüştür. Bugün "Allah ve Muhammed (sav)’in Halifesi" gibi kutsi sıfatlar ancak Sana layıktır." ifadesini kullanmıştır. Yavuz Selim Han öyledir ki henüz doğmadan önce seçilmiş birisi olduğu aşikardır. Cenabı Allah ve Hz. Peygamber (sav) için her şeyini feda edip mücadele edeceği ve ettiği tarihi bir gerçektir. Öyle ki ünlü şairimiz Yahya Kemal, Yavuz’a atfen şu mısraları kaleme almıştır:

”Seyr eylesün felek kaderin şehsuvarını; Fethetti bir seferde nebiler diyarını,

Sahrayı Mercidabık’a nakş etmiş kader; İslâm fikr-i vahdetinin kâr u zârını…”

Ancak Yavuz Sultan Selim Han Hz.leri bu zaferden sonra İslâm dünyasında daha çok tanınmasından pek de hoşnut olmamıştır. Zira camilerde hutbeler kendisinin adına okunmaya başlanmış ve burada da Hâkimü’l Harameyn (Mekke ve Medine’nin hâkimi) lâfzı kullanılır olmuştur. Bu söz onu içten içe yaralar. Bir gün Halep Ulu Camii’nde bir cuma namazı sırasında minberde imamın dilinden Hâkimü’l Harameyn sözünü işitince, hemen ayağa kalkarak onu düzeltir: “Hayır, hayır “Hakimü’l Harameyn” değil, “Hâdimü’l Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı)” Hatip, O’nun istediği gibi okur hutbeyi. Namazdan sonra da koca hünkâr, kaftanını hatibe hediye eder. Böylece Yavuz Sultan Selim Han Hz.lerinin, Rasulullah Aleyhissalatü Vesselam Efendimize karşı hissettiği derin muhabbete herkes şahit olur.

Osmanlı padişahlarının bu derin sevgisi neticesinde bazı padişahların, Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında görüp O’ndan aldığı emir ve işaretle fetihler yaptıkları da olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman’ın gördüğü rüya buna misal olarak nakledilmiştir. Rüyasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra da Benim şehrimi imar edesin!” diye emir buyurur. Bu emir üzerine, Kanunî hemen Harameyn’i imar ve iskân projelerine başlar. Hatta vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Kızı Mihrimah Sultan da babasının bu vasiyetini yerine getirir ve Arafat’taki Ayn-ı Zübeyde Suyu’nu Mekke’ye ulaştırır. Cihanın önünde el pençe divan durduğu bu büyük kumandan, Allah Resulü’nün (sav) huzurunda O’na şöyle yalvarır:

“Nûr-u Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda,

Eyleme âşıkların bir lâhza kapından cüda

Gitmesin nâm-ı şerefin bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan safa.”

(Hem Allah’ın (celle celâlühu) habibi hem de âlemlerin nurusun. Seni sevenleri bir an olsun kapından uzak tutma. Gitmesin dilimden şerefli ismin, nişanın. Benim dertli gönlüm bu zikirden şifa bulur canım da sevinç duyar.)

Kanunî’den sonra devlet duraklama devrine de girse, onların gönüllerinde bu aşkın yerinde sayması mümkün olmaz. Sultan İkinci Ahmed devletin içte ve dışta değişik gailelerle boğuştuğu bir dönemde tahta çıkar. Gençtir, ancak, maneviyat yüklü aşık bir padişahtır. Öylesine aşıktır ki bir gece, kimseye görünmeden Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gider. Burada Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nalınını eline alır ve şu beyitleri söyler:

“N’ola tacım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Resulün

Gül-i Gülzâr-ı Nübüvvet o kadem sahibidir

Bahtiya, durma yüzün sür kademine ol Gül’ün”

(Keşke Peygamberler Şahı’nın o temiz ayaklarının nalınını bir taç gibi başımda taşıyabilsem. O ayağın sahibi peygamberlik bahçesinin Gül’ü dür. Öyleyse Ahmet Sen de yüzünü sür ayağına O Gül’ün.)

O günden sonra Efendimizin ayak izinin resmini sarığındaki sorgucun içinde taşımaya başlar. Başka bir yerde de gönlünün yangını, alev alev peygamber aşkıyla yanarak şu mısraları döker:

“İftirakınla Efendim bende takat kalmadı

Yekpare oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı

Şol kadar ağlattı ben bîçarei hükm-i kaza

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı”

(Ayrılığınla Efendim Bende takat kalmadı. Bu dilim tek parça oldu, aşkta sevgi kalmadı. Ben çaresizi o kadar ağlattı ki, sinemde Hazreti Yakub’a gözyaşı kalmadı.)

Sultan Abdülmecid’in, Hz. Peygambere ve Haremeyn’e sonsuz bir saygı beslediği İlmiye Salnâmesinde şöyle anlatılmıştır: “Cennetmekân Abdülmecid Han Hazretleri Ravza-i Mutahhara-i Risâletpenâhinin tamir ve tezyin-i zahiresine fevkalade sureti itina gösterdi.” Devamla, kıymetli levhalar, avizeler, kitaplar ve çeşitli sanat eserlerini hazırlatıp göndereceği sırada, bir levhada “Şah-ı şahan-ı cihan (Cihan Padişahı) Abdülmecid” yazısını görünce, hemen müdahale ederek; “Çâker-i Fahr-i Resul Abdulmecid” (Resulullah’ın kölesi Abdülmecid) ibaresini yazdırdı. Ve; “Ben kimim ki Sultanu’l Enbiya Efendimiz Hazretlerinin tahtgah-ı risaletpenahilerinde böyle evsaf ile yâd olunayım?”, dedi.

Sultan Abdülaziz de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) âşığı padişahlardandır. Bir gün hasta yatağında yattığı sırada Medine’den bir dilekçe gelir. Devlet erkânı önce dilekçeyi arz etmekte tereddüt gösterse de, padişahın Medine’ye karşı hassasiyetini bildiklerinden, dilekçeyi huzura getirirler. Yaveri dilekçeyi okuyup cevabını isteyecektir; ama sultan onun Medine’den geldiğini öğrenince okumasına mâni olur. Muhabbeti öylesine derindir ki, yanındakilere “Beni ayağa kaldırınız. Mukaddes beldeden gelen dilekçeyi yatarak dinleyemem.” der. Dilekçeyi titreyen ayaklarına rağmen el pençe divan durarak dinler ve hemen gereğinin yapılmasını emreder. Âdeti oluğu üzere Medine’den gelen hiçbir postayı abdestini tazelemeden eline almaz. Çünkü bunlarda Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) memleketinin tozu ve kokusu vardır. Öper, alnına koyar, koklar ve öyle açar.

Osmanlının Allah ve Rasulü’ne duyduğu aşk ile hafızalara kazınan kudretli bir diğer padişahı da İkinci Abdulhamid Han dönemidir. Lâkin bu dönemde önemli icraatlara imza atan Cennet Mekân Sultan Abdulhamid Han, ülkenin dört bir yanını demir yolu ile donatır. Bu yolların en önemlisi Hicaz demiryoludur. O mukaddes beldeleri korumak ve hacıların emniyetli bir yolculuk yapabilmesini sağlamak için, İstanbul’dan Medine’ye kadar demiryolu hattı döşetir. Harem hudutlarına yaklaşılınca da, rayların döşenmesinde sadece Müslüman işçilerin çalışmasına müsaade edilir. 31 Ağustos 1908 tarihinde Medine’ye ulaşan hattın son 30 km’lik kısmına bizzat padişahın emriyle keçe döşenir. Lokomotif şehre yaklaştığında hızını keser, yavaşça perona yanaşır. Yolcular parmak uçlarında inerler trenden, edeple, hürmetle… Keçe döşenen raylar, o kutlu beldeye duyulan hürmetten günün belli saatlerinde gülsuyuyla yıkanır.

Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle tarifi zor bir aşkla bağlı olan Osmanlı padişahlarının neden Hacc’a gitmediği sorusu akla gelebilir. Gerek, o günün nispeten zor şartlarında üç ay civarında süren yolculuğun emniyet açısından sakıncaları, gerek padişahların Kâbe’de ve Hicaz bölgesinde sürekli korunmalarının çok kolay olmayabileceği mülâhazası, gerekse padişahların İstanbul’dan bu kadar uzun bir süre ayrı kalacak olmalarının yol açabileceği idare boşlukları ve muhtemel fitneler onların bizzat gitmeyip, yerlerine birkaç defa vekil göndermeleriyle önlenirken, Hacc fârizası da yerine getirilmiştir. Oraya gidememek Peygamber aşkının onların sinelerini yakacak şekilde kat kat artmasına da yol açmış olmalıdır. Bu durum yukarıda görüldüğü üzere şiirlerine de yansımıştır. Öyle ki, Allah Rasulü’nün türbesi tamir edilecektir. Tamir sırasında inşaat harcı su ile karıştırılmaz; harç gül suyu ile karıştırılır. Medine’nin Osmanlı topraklarına katılmasıyla beraber artık; “En Sevgili’nin makamını aydınlatan kandillerde asla normal kandil yağı kullanılmamıştır. Yakılan hep “Gül yağı” olmuştur.

Osmanlı padişahları ilk ferdinden son ferdine kadar Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisini kalplerinde böylece taşırlar. Belki de bize bıraktıkları en mühim miras da o sevgidir. Rabb’im bize Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) onların sevdiği gibi sevmeyi ve Rasulullah Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şefaatine nail olmayı nasip eylesin…