106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

NEBİLER SİLSİLESİ / Musa Aleyhisselam (5. Bölüm)

Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.(İbrahim Suresi, 5)

Tevrat’ın Nüzulü

Hazreti Musa (as), İsrâîloğulları ile birlikte Mısır'dan çıkıp düşmandan kurtulunca, ümmetine, Allah katından bir kitap getireceğini söylemişti.

Musa Aleyhisselam, vâdedilenkitabı Cenâb-ı Hak'tan niyaz etti. Hak Teâlâ da, O'na otuz gün oruç tutmasını emretti. Bu, Zilkade’nin otuz günüdür. Sonra Zilhicce'nin ilk on günü ile de bu oruç, kırk güne tamamlandı. Ve Hazreti Musa’ya Kitap verilerek, kendisine kavmini doğru yola eriştirme vazifesi tevdi edildi.

Allâh-ü Teâlâ buyurur: “Otuz gece (Bana ibadet etmesi için) Musa ile vaatleştik ve O'na on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin mîkâtı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu...” (A'râf, 142)

Hazreti Musa, bu vazifenin gerektirdiği kemali kazanmayı sağlayacak oruç, züht, ibadet, dua, murakabe, iç arınma ve tefekkür için kırk günlüğüne Tûr-i Sînâ'ya davet edilmişti. Zira Musa Aleyhisselam, bu kırk gece içinde Rabbi ile mülakata hazırlanacaktı. O, göklerin sessizliğine dalmak ve yerlerin meşgalelerinden uzaklaşmak; nihayet enginlerde yüce yaratıcıya ulaşarak mânâ ummanına dalmak için, Tûr-i Sînâ'da, sair insanlardan ayrı bir hayat sürdü. Çünkü ruhunu arındırıp aydınlatması ve ona letafet kazandırması için buna ihtiyaç vardı.

Musa Aleyhisselamkavminden ayrılıp tayin edilen sürede Tur Dağı'na ulaştı. Allah, orada O’nunla bir kez daha konuştuğunu Kuran'da şöyle haber verir:

Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi O'nunla konuşunca: "Rabbim, Bana göster, Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, Sen de Beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne yücesin (Rabbim). Sana tövbe ettim ve Ben iman edenlerin ilkiyim" dedi.

(Allah:) "Ey Musa" dedi. "Sana verdiğim risaletimle ve Seninle konuşmamla Seni insanlar üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."
Biz ona Levhalarda her şeyden bir öğüt ve her şeyin yeterli bir açıklamasını yazdık. (Ve:) "Şimdi bunlara sıkıca sarıl ve kavmine de emret ki en güzeliyle sarılsınlar. Size fasıkların yurdunu pek yakında göstereceğim" (dedik). (Araf Suresi, 143-145)

Hazreti Musa (as)'nın mükâlemesinden sonra Tevrat nazil olmaya başladı. Yedi veya on levha hâlinde inzal buyruldu. 40 cüz idi. Tevrat nazil olurken, Cebrail Aleyhisselamile beraber her harf için bir melek vazifelendirildi. Bu melekler, Tûr Dağı'nın başında Tevrat’ı Hazreti Musa’ya takdim ettiler.

Altın Buzağı

Musa Aleyhisselam, Harun Aleyhisselamı kendi yerine vekil bırakıp Tûr Dağı'na gittikten sonra, onlara karşı imansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir Yahudi, Hazreti Musa’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:

“Bu Musa’nın ilâhıdır! Fakat Musa, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:

“Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkin ederek, bir kısım İsrâîloğullarını hak dinden uzaklaştırdı. Harun Aleyhisselamkendilerine ısrarla ikazda bulundu, fakat dinlemediler.

Bu hâl, ayeti kerimelerde şöyle beyan buyrulur:

“Hakikaten Harun, onlara daha önce: ‘Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah’tır. Şu hâlde Bana uyunuz ve emrime itaat ediniz!’,demişti.” (Tâhâ, 90)

“Onlar: «Biz, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)

“(O sırada Tûr'da bulunan Hazreti Musa’ya) Allah buyurdu: «Senden sonra Biz, kavmini (Harun ile kalan İsrâîloğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)

“(Tûr'a giden) Musa’nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular.” (A'râf, 148)

“Musa, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’, dedi.

Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşi (Harun’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): ‘Anam oğlu! Bu kavim, Beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise Beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları Bana güldürme ve Beni bu zalim kavimle beraber tutma!’dedi.” (A'râf, 150)

“(Musa): ‘Ey Harun! Sana ne engel oldu da bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit Benim yolumu takip etmedin? Emrime asi mi oldun?’dedi.

(Harun): ‘Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Senin: “İsrâîloğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.’dedi.” (Tâhâ, 92-94)

Hazreti Musa ile Hazreti Harun, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Harun (as)'ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Musa (as)'ın merhametini celbetmek içindi. Zira ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allah’a iman etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış saliha bir anneydi.

“(Musa da:) ‘Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabul et! Zira Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!’dedi.” (A'râf, 151)

“(Sonra) Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü: ‘Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki Bana olan vaadinizden döndünüz!’dedi.” (Tâhâ, 86)

“Dediler ki: (Yâ Musa!) Biz Sana olan vaadimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) ziynet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.

(Sâmirî'nin telkini ile ziynetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)

Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: «İşte bu, sizin de, Musa’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)

Hazreti Musa, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tövbe etmelerini istedi. Tövbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:

“Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.

“Musa kavmine dedi ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tövbe edin ve nefislerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur.” (Bakara, 54)

Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazifelendirilmişti. Hatta bunların içinde birbirlerine akraba olanlar dahi vardı:

“Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce: «Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (A'râf, 149)

Bunun üzerine Hazreti Musa ve Hazreti Harun, şefkatlerinden dolayı ağlayarak dua ettiler. Ayet indi ve tövbeleri kabul oldu:

“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o (tövbe ve imandan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (A'râf, 153)

Ve Allâh-ü Teâlâ, şöyle buyurdu: “O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (Bakara, 52)

Bundan sonra Musa Aleyhisselam, Sâmirî'ye döndü: “Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?” dedi.

O da: “Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.”Dedi.(Tâhâ, 95-96)

Müfessirlere göre, Sâmirî'nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddia ettiği elçi, Hazreti Musa’nın huzuruna gelen Cebrail’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.

“Musa: Çekil git! Artık sen, hayatın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız; dedi.” (Tâhâ, 97)

Rivayete göre, Musa Aleyhisselamayeti kerimedeki bedduasından sonra Sâmirî, hakikaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rabblerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” (A'râf, 152)

“Musa’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rabblerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (haberi) vardı.” (A'râf, 154)

Allâh-ü Teâlâ, Musa Aleyhisselama buzağıya taptıkları için pişman olan İsrâîloğullarını temsilen yetmiş kişi seçerek huzuruna getirmesini ve hep beraber tövbe etmelerini istemişti.

Hazreti Musa, emr-i ilâhî mucibince yetmiş kişi ile Tûr'a gitti. Fakat nankör kavim, Allah’ı görmek isteme cüretinde bulundu. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Sonunda Hazreti Musa, Allah’a yalvardı da bu afet kaldırıldı.

Ayeti kerimelerde şöyle buyrulur: “Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe asla Sana inanmayız;demiştiniz de, bakıp durduğunuz hâlde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz!” (Bakara, 55-56)

“Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçmişti. Onları o müthiş deprem yakalayınca, Musa dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin, onları da Beni de daha evvel helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk mı edeceksin? Bu iş, Senin imtihanından başka bir şey değildir! Onunla, dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen affedenlerin en hayırlısısın!” (A'râf, 155)

Hazreti Musa (as), duasına şöyle devam etti: “Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de tövbe edip Senin hidayetine yöneldik...” (A'râf, 156)

“… (Allâh-ü Teâlâ cevaben) buyurdu ki: Azabım vardır ki, onu dilediğime isabet ettiririm; rahmetim de vardır ki o her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da müttakîlere, zekâtını verenlere ve ayetlerimize inananlara mahsus kılacağım. Onlar ki o Ümmî Peygambere (Hazreti Muhammed'e) tâbî olurlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, O'nun izinden giderler ki, O, onlara iyiyi emreder ve kötülüklerden alıkoyar.Temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit O'na iman eden, O'na kuvvetle hürmet gösteren, O'na yardımcı olan ve O'nun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.” (A'râf, 156-157)