106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

TASAVVUF / Organların Takvası

Birinci bölüm göz takvası hakkındadır.

Göz takvası, gözün haram şeylere bakmaması ve malayani olanlara da takılmamasıdır. Çünkü kişinin başına gelen afetlerin, belâların çoğu gözlerin bakışından gelir. Bu hususu üç noktada açıklayabiliriz:

1 - Cenabı Hak, Kur'an-ı Kerim’inde:

"Mü'min erkeklere söyle, gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için çok temiz (bir hareket)tir. Şüphesiz ki Allah, (kullarının ne) yaptıklarından hakkıyla haberdardır." (Nur / 30)

Müfessirlere göre bu ayeti kerime üç manaya işaret ediyor. Biri kulların te'dibi, terbiyesidir. Biri faydalı tenbih - uyarmadır. Biri de tekdirdir. Cenabı Hak, mü'min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar buyruğuyla kullarına terbiyeli olmalarını emretmiştir. Kulun    vazifesi de bu emre   uymaktır.

Cenab-ı Hakk’ın ilâhi meclisinde, saygısızlara, edepli olmayanlara diploma verilmez. O halde "edebi terk etmek,  utangaçlık verici ve Allah'tan uzaklaşıcıdır. Fakat Cenabı Hak, yine de ayette: Gözlerini haramdan sakınsınlar kendileri için daha temizdir; buyruğu ile de kullarına, faydalı tembihte, uyarmada bulunuyor.

Bunun iki manası vardır: Ayetteki birinci mâna: Ya Muhammed, (sav) mü'minlere söyle gözlerini sakınsınlar buyruğu, gönülleri günahtan temizlemek ve taatlarını arttırmak içindir. Çünkü göz sakınmazsa ve hele kasten bile bile harama bakarsa günaha girer. O haram bakışa gönül de katılırsa günah artar ve sahibini manevî helaka götürür. Göz. Helâle baksa yine gönül takılır. Nefis uyanmaya başlar. Bu seferde ibadet ve tâatten geri kalır. Fakat göz  bakmazsa bütün bu tehlikelerden korunmuş olur. Hz. İsa (as)’dan rivayet ediliyor: Her ne olursa olsun bir şeye bakmadan sakının. Çünkü bakış, kalbe şehvet tohumunu eker. Bu da sahibini doğru yoldan çıkarmaya kâfidir.

Zünnun Mısrî Hazretleri (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) der ki: Gözü harama kapamak ne güzel bir kapıcıdır. Şehvetin kalp evine girmesini önler. Demek ki gözünü haramdan sakınırsan kalbin tertemiz kalır. Bu sayede nice fitne ve belâlardan kurtulmuş olur ve iyiliklerini de arttırmış olursun. Ayetteki, "Şüphesiz Allah, ne yaptıklarınızı bilir" emrinde de tehdit manası vardır. Yani   harama bakmaktan sakın ve belki Allah, işlediğiniz günahları bilir ve bu amellerinize göre cezanızı verir. Başka bir âyette de: "Allah, gözlerin hain bakışını, göğüslerin gizleyeceği her şeyi bilir. O halde sakının yoksa size azap veririm"  (Mü'min / 19)  buyurmaktadır.

2 - İkinciyi de Hz. Peygamber   buyuruyor: Yabancı bir kadına bakmak şeytanın oklarından bir oktur. Bunu terk eden kişiye; Cenab-ı Hak ibadetten lezzet almasını kolaylaştırır. İbadetin adabını ve Allah'a yalvarışın lezzetini almış olan âbidlerin mertebesi büyüktür. Bu hal, sâlih insanlar arasında da denenmiştir. Harama bakmaktan gözlerini sakınanlar ve sâlih amel işleyenler, ibadetlerinden lezzet alır ve gönülleri tertemiz olur.

3 - Gözlerimizi sakınmanın üçüncü yolu da şudur:

Ey âdemoğlu! Vücudunun organlarına bak, incele ve ne için yaratılmışlarsa o şey için kullan başkasına harcama. Meselâ: İnsanın ayakları, Cennet bahçelerinde gezmek, elleri, ağaçlarındaki meyveleri toplamak, gözleri, Âhirette Cenab-ı Hakkın cemalini görmek için yaratılmışlardır. Gerçek vazifeleri bu olan organlarını dünyada iken, haram ve lüzumsuz şeylerde kullanırsan ahirette sana vâdolunanları engellemiş olursun. O halde ey aziz! Sana vacip olan, bu organları, yaratıldıkları iş için kullanmak ve başka şeye harcamamaktır ki ahiretin büyük saadetini, bu vefasız dünyanın geçici zevklerine karşılık, satmayasın.

 

İkinci bölüm kulak takvası;

Ey aziz! Bilmelisin ki bayağı, iğrenç kelimeleri işitmek, yasak şeyler hakkındaki sözleri dinlemek haramdır. Bunlardan sakınmak lâzımdır. Mubah şeyleri de fazla dinlemekten kaçınmak gerekir. Bunun iki sebebi vardır:

1 - Dinleyen, söyleyenin ortağıdır. Zararlı sakıncalı şeyler; konuşmaktan hâsıl olduğu gibi işitmekten de doğabilir. Demek ki dinlemekte söylemek kadar kötüdür.

2 - Fuhşa, kötülüklere ait şeyleri dinlemek kalbe günahların kuruntusunu verir. İnsanı, kötülüklere meylettirir, ibadetini engeller. Dinleyicinin kalbinde yerleşen şeyler, tıpkı yenen yemeğe benzer. Kimi faydalı kimi zararlıdır. Hatta bazısının zararı, zehir kadar tehlikeli ve öldürücüdür. Sözün zararı, yemeğin zararından da çoktur. Çünkü yemeğin zararı bir müddet sonra yok olur. Fakat sözlerin zararlı izi silinmez. Baki kalır gider. O iz, kalbe zahmet ve güçlük verir dedikoduya, kıskançlığa ve türlü zararlı kuruntulara sebep olur.

Bazen büyük fitne ve belaları bile doğurur. Yemeğin zararı ilaçla gider, mide iyileşir. Fakat sözden gelen derde çare bulunmaz. Çünkü onun izlerini kalpten, anılarını dimağdan silmeye imkân yoktur. O halde kişi, kulağını kötü, zararlı, bayağı ve manasız sözleri işitmekten korumalı ki kalp rahat etsin ve türlü âfet ve belâlardan kurtulsun.

 

Üçüncü bölüm dilin takvası hakkındadır.

Dilin kendisi küçük fakat cürmü büyüktür. Onun fitnesinden kurtulmak güçtür. Çünkü köpürme olayı büyütüp şişirme yönünden diğer organların en kuvvetlisidir. Süfyan bin Abdullah (ra) haber veriyor: Bir gün Hz. Peygamber (sav)’den sordular Ya Rasulullah en çok korkulacak şey nedir? Bize öğret ki ondan sakınalım. Mübarek parmağıyla dilini gösterdi, işte budur cevabını verdi. Hz. İsa (as)’ya dediler bize bir amel öğret ki Cennet’e girmemize sebep olsun. Hiç konuşmayın cevabını verdi. Buna gücümüz yetmez dediler o halde hayırdan başka bir kelime konuşmayın buyurdu. Yunus bin Übeyd söylüyor: Basra'nın en sıcak günlerinde oruç tutmaya dayanıyordum. Fakat lüzumsuz konuşmayı terk etmeye bir türlü dayanamıyordum.

Dilini tutmak, korumak ve terbiye etmek hususunda âlimler beş esas tavsiye ederler;

1 - Ebu Said El-Hudri, haber veriyor. Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu sabahleyin kalkınca bütün organları, lisan-ı hal ile dile: Allah'tan dileriz ki doğru olasın. Çünkü sen doğru olursan biz de doğru oluruz, sen eğri olur, doğruluktan saparsan biz de doğru yoldan saparız.”

Bu hadisi şeriften anlıyoruz ki dilin tesiri kuvvetli olduğu için diğer organları da kendine uyduruyor.

Nitekim Malik bin Dinar der ki: Kalbinde sıkıntı, bedeninde halsizlik, rızkında eksiklik görürsen muhakkak bilki bu zararlı, manasız ve yersiz konuşmaların sonucudur.

2 - Vakti boşa harcamamaktır. Çünkü insanın, "Allah'ı anmak, marufu emir, münkeri yasak etmek, hayır ve nasihatte bulunmak, öğrenmek ve öğretmek ve vazetmekten başka" söylediği sözler vakit kaybettirmek ve ibadeti engellemekten başka bir şeye yaramamıştır.

3 - Salih amel ve hayırlı işlerle meşgul olmaktır. İşsiz kimseler, vakitlerinin çoğunu hikâye söylemek, dedikodu yapmak, başkalarını çekiştirmek ve fitnelere sebep olacak konuşmalarla geçirirler. Nitekim derler gıybet, bir yıldırımdır ki kişinin nice yıllık tâatıni yakar yok eder ve yine derler gıybet, bir mancınığa benzer içine ibadetini kor, doğuya, batıya, atar, savurur, darma dağın edersin.

4 - Dilini tutan dünyanın afetlerinden korunur. Süfyan Sevri der ki: Fena söz söyleme ki dişinin kırılmasına sebep olmasın.

Başka biri der ki: Gevezelik etme, değerin düşer. Dilini tut şânın yükselir.

İbni Mübarek der ki: Konuşmaktan dilini koru. Çünkü dil, sahibini hızla felâket uçurumuna sürükler. Dil, kalbin de tercümanıdır. Kişinin kemali, konuşmasından anlaşılır.                   .

5 - Dilin sebep olacağı âhiret afetlerini hatırlamak lâzımdır. Çünkü konuşulan sözler âhiretle ilgilidir. Ya haramdır ya helâl. Eğer haramsa sahibini âhirette azaba sokar. Nitekim Hz. Peygamber buyuruyor: Miraç gecesinde Cehennem’de bir kısım insanlar gördüm pislik yiyorlardı. Bunların kim olduğunu Cebrâil (as)’den sordum dedi ki: Dünyada âdem eti yiyenlerdir. Yani gıybet edenlerdir. Yine Hz. Peygamber (sav) buyuruyor: Dilini, ilim ve Kur'an ehline uzatma. Gıybet yapıp halkı yırtma, parçalama ki âhirette Cehennem, köpekleri de seni yırtıp parçalamasınlar.

Deniliyor ki gıybet, kalbi bozar ve işlemez hale getirir. İbadeti boşa çıkarır ve ondan gelen hidayeti yok eder. Söylenen sözler mubahta olsa lüzumsuz ve fuzuli olduğu için yine mahzurludur. Bu mahzunlar 4 maddede özetlenebilir.

1 - Kiramen kâtibin denilen yazıcı melekleri, lüzumsuz ve hayırlı olmayan sözleri   yazmakla uğraştırır. Akıllı insan bundan sıkılır boşuna konuşup onlara eziyet vermez. Çünkü bu   melekler, her söyleneni yazıyorlar. Nitekim   Cenab-ı Hak   Kur'an-ı Kerim’de; “İnsan bir söz söylemeye dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır." (Kaf / 18)

2 - Bu lüzumsuz ve manasız sözler, fuzuli konuşmalar yazılıp bir kitap haline getirildikten sonra Allah'ın huzuruna götürülüyor. Bu sebepten insan, lüzumsuz konuşmaktan saçma ve yersiz sözlerden sakınsın ki Allah'ın huzuruna götürülen kitabından utanmasın.

Deniliyor ki: Bir gün, saçma ve lüzumsuz konuşan bir kişiyi dinleyen şeyh, kendisine: Bu konuşmaların yazılıyor Kıyamet Günü’nde de Allah'ın huzuruna götürülecek. Bunları söylediğine orada pişman olacaksın. Dikkatli ol. Önce düşün sonra konuş ki yarın utanmayasın demiş. 

3 - Bu yazılanlar, Kıyamet Günü’nde, Arasat meydanında bütün insanların ortasında ve Allah'ın huzurunda okunacaktır. O zaman sen, zorluklar içinde; aç, çıplak, ağlar halde, Cennet’ten uzak, nimetlerinden mahrum, perişanlık ve hayret içinde bekler durursun ve halim nice olur diye düşünürsün. Bütün bunlar o manasız ve fuzuli konuşmaların sonucudur.

4 - Bu kitabın okunduktan sonra her taraftan sana teessüfler, azarlamalar yağmaya başlar ve derler ki dünyada bu kadar sene yaşadın sonunda Rabbine bu saçmalarla dolu kitabı mı armağan getirdin. Bu manasız ve lüzumsuz konuşmalara harcadığın ömrünü, Cenabı Hakk’ın hamd-ü senasına, zikir ve şükrüne sarf etseydin daha iyi olmaz mıydı? Kuran’ın okumasını terk ettin hasis ve fena şeylerle vaktini geçirdin yazıklar olsun diye kınar dururlar. İşte dilin dünya ve âhiretteki bu kaygılı sonuçları üzerinde düşünen kimseler için bu dört esas canlı ve kuvvetli bir öğüt olur.

 

Dördüncü bölüm gönül takvası hakkındadır.

Her insanın kendi kalbine iyi bir gözle bakması, ona, hayırlı ve nurlu fikirler sunması, kötü duygulardan arıtması hususunda dikkat ve ihtimam göstermesi lâzımdır. Çünkü kalbin tehlikeleri büyük, aldığı etkilerin izleri silinmez, bozukluklarını düzeltmek çok güçtür. Âlimler, kalbin korunmasını ve eğitimini beş esasta toplamışlardır.

Birinci esas Cenab-ı Hakk’ın bu hususta buyurduğu ayetlerdir. "Allah, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin (kalplerin) gizleyeceği her şeyi bilir." (Mü'min / 19) Kur'an-ı Kerim'de bunlara benzer, (Cenabı Hak, bütün gizlilikleri bilir) mealinde nice ayetler vardır. Hepsinde de bilen ve düşünen kullar için korkutucu, tehdit edici, uyandırıcı fikirler vardır. O halde gaybi (görünmeyeni) bilen ve her hareketini kontrol eden üstün bir varlıkla muamelede (alışverişte) bulunduğunu unutma. Hareketlerini buna göre ayarla ki felaha eresin.

İkinci esas Hz. Peygamber (sav)’in hadisleridir, bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Allah, yüzünüze, vücudunuzun endamına bakmaz. Yalnız kalplerinize bakar."

Bu hadisi şeriften kalbin, Cenab-ı Hakk’ın nazargahı (bakış yeri) olduğu anlaşılıyor. O halde, halka şık ve temiz görünsün diye yüzünün, bedeninin kirliliklerini yıkayıp temizlenen, süslenip güzel görünmeye çalışan insanoğlu neden, Cenab-ı Hakk’ın bakış yeri olan kalbini kirli, bayağı düşünce ve duygulardan temizleyip iyiliklerle süslemeye gayret göstermiyor. Neden Nasuh tövbesinin saf suyu ile günahların pisliklerini yıkayıp kalbini tâat ve ibadet cevherlileriyle süslemiyor. Bilakis yerinmiş ahlâki kabahatler, tiksindirici düşünce ve hareketlerin hatıralarıyla kalbini berbat edip bozuyor.

Üçüncü esas: Ordusuna ve tebasına emreden bir ülkenin padişahı ne ise, beden ülkesi için insan kalbi de odur. Bütün organlar, onun emrinde ve ona itaat ederler. Nasıl ki adalet ve doğrulukla hareket eden padişahın tebası da doğru hareket ediyorsa vücutta baş olan kalbin doğruluğu tebası durumunda bulunan bütün organların bu doğruluğunu sağlar. Nitekim Hz. Peygamber (sav) buyuruyor;  “İnsanın içinde bir et parçası vardır. Eğer o doğru ise bütün   vücutta doğru olur. Eğer O bozuksa beden de bozuk olur” Bu et parçası, insanın kalbidir. Mademki bütün organların doğruluğu kalbin doğruluğuna bağlıdır. O halde onun Islahı ve doğruluğu için bütün dikkat ve gayretimizi harcamalıyız.

Dördüncü esas: İnsanda, kıymetli mücevherlerle dolu bir hazine vardır ki o da kalptir. Bu hazinenin içinde çok faydalı nice pırlantalar vardır: Cenab-ı Hakk’ın bilinmesini ve iki cihanın saadetini temin eden akıl, Allah'ın yanında insanın bütün fiil ve hareketlerine değer kazandıran basiret, yapılan tâat ve ibadetlerin kabul olmasını sağlayan halis (tertemiz) niyet. İnsanoğlunun diğer yaratıklardan, hatta Meleklerden dahi üstün olmasını temin eden şeriat ilimleriyle diğer bilimler ve nihayet güzel ahlâk, övünmeğe lâyık meziyetler, faziletler hep bu hazinenin pırlantalarıdır. İşte bu meziyetlerle bezenmiş insan nefsi, beşeri kayıtlardan kurtulmuş olarak tarikat yolunda yürür ve gerçek âlemi seyreyler. O halde ey âdemoğlu, en önemli vazifen, bu şerefli hazineyi hırsızlardan, yol kesenlerden (kıskançlık, kibir, hırs, cimrilik, zulüm...) son derece dikkat ve gayretle korumalısın ki bu değerli pırlantalar, bu faydalı meziyetler elden gitmesin."

Beşinci esas: Kalbin hallerine dikkatle baksak onda, diğer organlarda bulunmayan şu beş hali görürüz:

Birinci hal: Bütün düşmanları ona hücum ediyor ve yıkmaya çalışıyorlar. Daima kalpte bulunan şeytan, şerri ve kötülüğü, buna karşılık iyilik meleği de hayra çağırmaktadır. Hangi çağrı daha kuvvetli ise kalp, o tarafa yönelir.

İkinci hal: Kalp, çok meşguldür. Çünkü O, insanı iyiliğe çağıran akıl ile fenalığa çağıran heva-i nefis askerlerinin karargâhıdır. Bunlar burada, daimi çarpışma halindedirler. Bazen akıl, bazen heva-i nefs askerleri üstün gelir. O halde bu kaleyi korumak için düşman (Hevai nefs) askerlerinden temizlenmelidir ki akıl, zaferi kazansın.

Üçüncü hal: Kalp, muhtelif tehlikelere maruzdur. Gece gündüz oraya, fena düşüncelerle zararlı hatıraların okları yağmur gibi yağar. Bu yağış,  bir an bile kesilmediği gibi hiç kimse de onu durduramaz. Çünkü kalp, göze benzemez ki istemediğin zaman kapaklarını kapatıp görmeyesin. Kulak gibi değil ki işitmek istemediğin vakit parmaklarınla tıkayasın. Dil gibi değil ki konuşmak istemeyince dişini sıkıp ağzını kapatasın. Zararlı düşünce ve kuruntu okları, kalbi nişan almıştır. Her taraftan oraya yağar. Durdurmaya gücün yetmez. Bütün gün fasılasız yağar hiç kesilmez. Nefs-i emmare de bu zararlı şeylere meyillidir. Su gibi, arkasından akar gider. Bu durumda kalbin, afet ve belâlarından kurtulmak gerçekten güç bir iştir.

Dördüncü hal: Kalbin, gözle görünmeyen, elle tutulmayan manevî hastalıklarını tedavi edip iyileştirmek çok zordur. Bilinmeyince de tedavisine başlanamaz. O halde yapılacak şey nafiz (gören) bir bakış, çok ziyaret ve kuvvetli bir terbiye ile bu hastalığı gidermeye çalışmaktır.

Beşinci hal: Gönül, daimi ızdırap içindedir. Oraya, zararlı fikir ve kuruntu oklarının kesilmeden yağması sebebiyle halden hale girmektedir. Bazı zatlar, kalbin bu hareketini ateşte kaynayan bir tenceredeki suyun hareketine   benzetirler. Ve kalbe bunun için bu ad verilmiştir derler. Çünkü daimî değişme halindedir. Bu değişme ne kadar hızlı, bu   sarsıntı ne kadar fazla ise başa gelen felâketler de o nispette çoktur. Kalbin sarsıntısı diğer organlara benzemez. Onun doğru yoldan sapışı gösteren hal, önce bu sıkıntılı dünyaya bel bağlaması, heva ve heveslerine dalması sonunda da Allah'ı inkâr edip kâfir (imansız) olmasıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de iblis hakkında şöyle buyuruyor: "O (iblis) ise dayatmış, kibirlenmek istemişti. (Hz. Âdem’e secde etmemişti) (zaten de) o kâfirlerdendir." (Bakara / 34) Bu ayet kibrin imansızlığa sebep olduğuna işaret edilmektedir. Küfür (imansızlık ise kalbin amellerindendir.)

Bu sebeptendir ki Allah'ın has kulları, kalplerinin doğru yoldan sapmasından korkar ve Allah'tan başka hiçbir şeye meyletmemeye çalışırlar. Nitekim Cenabı Hak bu kullarına işaret ederek buyuruyor ki:

"Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (Hak'tan) saptırma. Bize kendi yanından bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran / 8) ve yine Cenabı Hak, bu halis kullarını överek şöyle buyuruyor:

"Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar." (Nur / 37) Cenab-ı Hak’tan niyaz ederiz ki bizi dünyada ibret alanlardan, Âhiret işlerinde basiretli olanlardan kılsın. Kalbimizi, dilimizi ve bütün organlarımızı Islah edip doğru yoldan saptırmasın.

Âmin…