106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İSLAM BÜYÜKLERİ / BÂYEZÎD-İ BİSTÂMÎ HAZRETLERİ

 Rabbimizin dostluğuna seçmiş olduğu, hizmetleri ve ismi yüzyıllar boyunca gönüllerde yer eden ve etmeye devam eden Arifler Sultanı diye anılan Bâyezîdi Bistami Hazretlerinin asıl ismi Tayfur’dur. İnsanları Hakk’a davet eden ve kendilerine "Silsileyi Aliyye" denilen büyük âlim ve velilerin beşincisidir. Üveysi olup, İmâm Cafer-i Sâdık Hazretlerinin vefatından kırk yıl sonra doğdu. İmâm Ali Rıza Hazretlerinin sohbetinden ve bunun bereketiyle İmâm Cafer-i Sâdık Hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etmiştir. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, İmâm Cafer-i Sâdık Hazretlerinin ruhaniyetinden feyz almakla meşhur olmuştur. Otuz sene Şam civarında bulunup, yüz on üç âlimden ilim öğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekte idi ki namaz kılarken Allah korkusundan ve İslâmiyet’e saygısından göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece maneviyatlı, fazilet sahibi, Kur’an ve Sünnet-i Rasulullah’a bütünüyle bağlı, âlim ve edîb idi.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi O’na hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu. Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi Hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, O’nu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bâyezîdi Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur Yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı Kerim’i tane tane okuyor, tazim ile rükûya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum." deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar Beni değil, Allah-û Teâlâ'nın Beni süslediği o güzelliği mesh ediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerini, küçük yaşta iken, annesi mektebe gönderdi. Bâyezîd, büyük bir dikkatle derse devam ediyordu. Bir gün Kur'ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektep de, okuduğu bir âyeti kerimenin (Lokman sûresi-14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sual edince, şöyle cevap verdi: "Bir âyeti kerime gördüm. Allah-ü Teâlâ o ayet-i kerimede kendisine ve sana hizmet ve itaat etmemi emrediyor. Ya Benim için Allah-ü Teâlâ'ya dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun veyahut da beni serbest bırak, hep Allah-ü Teâlâ’ya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi, "Seni Allah-ü Teâlâ’ya emanet ettim. Kendini O'na ver" dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah-û Teâlâ’ya verdi, İlahi emirlerin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi, ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah-ü Teâlâ’nın emri de böyle idi. Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve "Su, su" diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi "Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, "Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Bunun üzerine annesi "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye cân-ı gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah-ü Teâlâ O’na evliyalığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, gençlik döneminde yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde Beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular.“Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? Şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım!”, buyurdu.

Bir gün kendisine, "Mürşidin kimdir?" diye sordular. O da "Bir kadın" dedi. "Bu nasıl olur?" dediler. Cevabında şöyle buyurdu: "Bir gün Allah-û Teâlâ’nın sevgisi ile kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için Bana ricada bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir aslana işaret ettim. Kafes açılıp, aslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan keramet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcup oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için, "Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?" dedim. Kadın, "Zalim Bâyezîd'i gördüm diyeceğim" dedi. Ben hayretle "Neden?" diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: "Allah-û Teâlâ, bu aslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, Sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar Sana keramet sahibi desinler diye yapmış isen çok fena." Bunun üzerine çok ağlayıp istiğfar ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlallah, Nuh Neciyullah, İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah; yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, Benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarını, Allah-û Teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum."

Bir gün yakınları kendisine, "Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazilet ve keramet sahibi bir velidir" dediler ve daha başka sözlerle o zatı çok methettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, "Madem öyledir. O halde o büyük zatı ziyarete gitmemiz lâzım oldu" buyurdular. Dervişlerinden bazıları ile birlikte tarif edilen zatın bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bildirilen zatın, mescide gitmekte olduğunu gördü ve kıbleye karşı tükürdüğünü müşahede etti. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: "Dinin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette zayıf olan birisine, nasıl olur da keramet sahibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah-û Teâlâ’nın evliyasından olması mümkün değildir,"

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, "Allah! Allah!" derdi. Vefatı anında da yine "Allah! Allah!" diyordu. Bir ara şöyle dua etti: "Yâ Rabbi! Senin için yaptığım bütün ibadet, tâat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflet hâli devam ediyor. Allah’ım! Bana huzur ve zikir hâlini ihsan eyle." Bundan sonra, zikir ve huzur hâli içinde ruhunu teslim etti.

Sultan-ül Arifin Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri vefat ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyada görüp, "Allah-ü Teâlâ Sana ne muamele eyledi" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurdu ki, "Beni toprağa koydukları zaman bir ses duydum ki, "Ey Bâyezîd! Bizim için ne getirdin?" diyordu. "Yâ Rabbî! Sana lâyık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzuruna lâyık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim" dedim.

Hz. Bâyezîd, ilim tahsil ettiği üstatlarından birine olan hürmet ve muhabbetinden dolayı, onun kabrinin yanına defnedilmeyi ve kabrinin, üstadının kabrinden, daha derin yapılmasını, kendi vücudunun, üstadının vücudundan aşağıda olmasını vasiyet etti. Üstadlarının en büyüğü, Allah-ü Teâlâ'ya kavuşmak yolunda çok yüksek derecelere kavuşmasına vesile olan, İmâm Cafer-i Sâdık Hazretleridir. Feyz ve marifeti, İmâm Cafer-i Sâdık'ın mübarek ruhaniyetinden, O da, Medineyi Münevvere’nin yedi büyük âliminden biri olan Kâsım bin Muhammed'den, O da, Selmân-ı Fârisî'den, O da, Eshâb-ı kirâmın en yükseği Sıddîk-ı Ekber'den (ra.), O da, Rasulullah (sav) Efendimizden almıştır.