106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU / ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA (KS) HAZRETLERİNİN YOLU

   Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri, murad-ı ilahiyesinin bir sonucu olarak Rasulullah (sav) Efendimizin nurunu ve O’nun hürmetine de bütün mahlûkatı ve insanoğlunu yaratmıştır. Ne var ki bütün bu yaratılış başıboş ve manasız değil tamamıyla manevi sevk ve idare altındadır. Topraktan yaratılıp da ruh ile şereflendirilen, bunun yanında birde nefis yüklenerek çeşitli imtihanlara maruz kalan insanoğlu, nefsin terbiyesiyle vazifelendirilmiş böylece bu manevi sevk ve idarenin tam ortasında kalmıştır. Ancak maalesef nefsimizin esaretine mahkûm olduğumuz için bunun idrak ve şuurunda değiliz. İşte Allah’a dost olan mânâ erleri, bu hakikate erebilmek ve gönül aynalarında en saf ve şeffaf nakışlar görülebilsin diye ruhlarını Allah ve Rasulü’nün yolu ve muhabbeti ile parlatmışlardır. Zira bu manevi sevk ve idare ancak Allah ve Rasulü’nün yani Kur’an ve Sünnet’in yoludur. Kısaca İslam’dır. Bu mânâdan hareketle bizlere lazım olan, Allah’a giden yolları bütünüyle öğrenmek ve bu yolda giden Allah erlerinin izlerine yüzümüzü sürmektir. Bunun içindir ki Rasulullah Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin vefatlarından sonra O’nun hayatının, öğretilerinin, hadislerinin ışığında özetle Kur’an ve Sünneti merkez alan tarikatlar kurulmuştur. Böylece tarikatlar Allah ve Rasulü’nün yolunu sistemli bir şekilde sosyal hayatta tatbik ve tebliğ etmeye başlamışlardır. Zira Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretlerinin ifadesiyle; “Tarik yol, tarikat da Allah’a giden yol” manasına gelmektedir. Dolayısıyla tarikata giren bir kimse Allah’a dostluk yoluna girmiş demektir. Tarikat yolu aynı zamanda Tasavvuf manasına da gelmektedir. Yani tasavvuf ile tarikat farklı şeyler değildir. Tasavvuf mesleğinde gaye Allah-u Teâlâ’nın ahlakına ulaşma ve bu suretle “Kamil İnsan” mertebesine yükselmek olduğu cihetle, “Tevhid” denizinin derinliklerine dalıp, “Fenafillâh” mertebesine erişmektir. Bunun olabilmesi için de, mutlaka bir mürşid-i kâmilin manevi terbiyesi altında; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah mertebelerini ikmal etmek gerekmektedir.

Yunus Emre Hz.lerinin de; “Şeriat, Tarikat yoludur varana, Hakikat marifet andan içeri”, buyurduğu budur. Demek ki Şeriat, Kur’an'a tabi olmak, emirlerini uygulamaktır. Tarikat, Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir mürşid-i kâmile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise kalp gözünü açmak, Marifetullah da, Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında fani olmaktır. Bunların hepsi bir bütündür, birbirinden ayrı değildir. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri buna çok güzel bir üslûpla şöyle ifade eder: “Şeriat ayrı Tarikat ayrı değildir, bir misal daha verecek olursak; süt var, sütün suyu var, yağı var, kaymağı var. Bunun hepsi nasıl sütün aslındansa; “Tarikat, Hakikat ve Marifet”de Şeriat’ın aslındandır. Şeriat’ın içerisinde özdür. Çalışıp takva olmaktır. Şeriat su, Tarikat süt, Hakikat yağ, Marifetullah da kaymağıdır.”

Büyük İslam Âlimleri Tasavvuf yolunun kıymetini idrak etmişler ve Tasavvuf hakkındaki görüşlerini dile getirmişlerdir. Bunlardan İmam Gazali (ra) Hazretleri “el-Munkızu Mineddalal” isimli eserinde şu izahatı yapmaktadır:

“Zahiri ilimleri bırakıp, çalışma ve gayretimi Tasavvuf üzerine verdim. Yakînen anladım ki hak yolunda olanlar ancak Tasavvuf erbabı olan dervişlerdir. Onların iç âlemleri (kalpleri), yolları ve ahlakları en güzel şekildedir. Eğer akıl, ilim ve hikmet sahipleri bir araya toplanıp da dervişler tarikatını değiştirip ondan daha yüksek ve daha güzel bir yol bulalım diye birleşseler, mümkün değil bulamazlar.”

            Görüldüğü üzere tarikat kulu Allah ve Rasulü’nün yoluna sevk eden ve cümle masivadan arındıran ilahi bir sofradır. Bu sofranın başında nefsin yedi mertebesini aşmış, Allah’ın zâtında değil sıfatlarında fâni olmuş bir mürşid-i kâmil oturur. Üstadımızın ifadesiyle: “Mürşid-i kâmil zât o kimsedir ki, ‘İlmel Yakin’den, ‘Aynel Yakîn’e, ‘Aynel Yakin’den ‘Hakkal Yakin’e vasıl olan, Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fâni olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil’at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşad etmek için manen görev verilen kimsedir. Kamil bir mürşid, “Velayet” yahut “Veraset” nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” makamı ile şereflendikleri için, şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zatlardır. Mürşidi kâmil, insanları Allah-ü Teâlâ’ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kılınmış kişidir. Böyle bir mürşid-i Kamil, yine üstadı olan başka bir mürşidi kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üstatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır. Her mürşidi kâmil manevi olarak icazet alır. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akıtır. Böylece mürşidi kâmil, peygamber varisi olarak insanların nefis terbiyesine ve Allah’a vuslat bulmalarına vesile olur. Mürşidi kâmil olan zâtlar, hem zahir, hem de batın olarak Rasulullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasulullah (sav) mühürlediğinden bu zatlar, mahfuzdurlar, yani hıfz olunurlar.”

            Bu itibarla mürşidi kâmilin ehemmiyet ve önemi son derece büyüktür. Onlar mânevi olarak selahiyetlidir ve dervişlerine gerektiğinde gerektiği şekilde nüfûz ederler. Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri bunu şöyle izah eder: “Rasulullah Efendimiz (sav) bir mürşidi kâmile görev verirken üç şeyi de yanında verir. Bir kamçı, bir kitap veya bir ayna verir, dervişlerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eğer sana tâbi olanlardan göz zinası varsa gözünü ameliyat et, şehveti varsa şehvani arzusunu al buyurur ama o kişinin talip olması lazım, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazımdır.”

Bunun içindir ki bizler mürşidi kâmillerin lüzumunu, önemini mutlak surette anlamak ve onların yoluna girmek gerektiğini idrak etmek zorundayız. Onların varlığı bizler için bir rahmet ve berekettir. Onların şifa veren nefeslerinin ruhumuzu nurlandırması elzemdir. Zira mürşidi kâmilsiz Allah’a dost olmak mümkün değildir. Fahreddin Râzî Hazretleri bu konuya nispetle, Tefsir-i Kebir'inde; Fatiha suresindeki: “(Ya Rabbi) Bizi, o kendilerine nimet verdiğin mesutların yolu olan doğru yoluna hidayet eyle.” (Fatiha; 5-6)  ayeti kerimesinin: "Bir kimsenin ancak bir mürşidi kâmile teslim olup manevi dairesine girmek suretiyle, kendilerine nimet verilen kişilerin doğru yoluna hidayet olabilir." diye işaret ettiğini söylemiştir. Hüccetül İslam İmam Gazali Hazretleri de bu mevzuya hassasiyetle temas ederek: “Hiçbir kimse kusurlardan ve manevi hastalıklardan beri değildir. Yalnız bu durumdan peygamberler hariçtir, manevi hastalıklardan ve kusurlardan kurtulabilmek için mutlaka bir mürşid-i kâmile teslim olup intisap etmek gereklidir”, demektedir.

5 Mart 1933 tarihinde dünyayı şereflendiren, doğduğu günden son nefesini verdiği o ana kadarki yetmiş bir yıllık izzetli ömrünü Allah ve Rasulü’nün yoluna adayan, Cennet Mekân Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri, yüzyıllar boyunca silsile silsile aktarıla gelen mürşid-i kâmillik halkasının günümüzdeki yüzü, Tasavvuf ve Tarikatı asrımıza göre en muazzam şekilde anlatan ve tatbik ettiren kemalat güneşidir. Bütün nefesini insanların hidayet bulmaları için, bütün mesaisini bir kişinin daha Allah diyebilmesi için harcayan, daima ümmeti Muhammed’in hidayeti için gözyaşı döken Üstadımız Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hazretleri vefatıyla, gülerek Rabbine kavuşmuş, ardında gözü yaşlı binlerce evladını bırakmıştır. 14 Mart 2004 tarihinde aramızdan ayrılmış olmasına karşın, manevi vazifesi hala devam etmektedir. Üveysi olarak irşadı sürmektedir. O piran makamında bir mürşidi kâmildir. Özellikle ifade edelim ki bir mürşid-i kâmil vefat edince himmet kesilmez, bunun yanında Rasulullah (sav) Efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Rasulullah’a da üveysi olmuş olur. Dolayısıyla güneşin ziyasında bir eksilme olmadığı gibi artık beden perdesi kalktığı için tesir eden nur daha da artacaktır. Dolayısıyla Üstadımızın yolu dalga dalga devam etmekte her an artan himmet ve feyzi nice insanın Cenab-ı Hakk’ın yoluna girmesine vesile olmaktadır. Bu vesileyle Üstadımızın hayatından ve O’nun maneviyatını, bizlere bıraktığı ölçüleri izah edeceğiz ki O’nun yolunu, davasını bir nebze de olsa idrak edebilelim. Bizlere bıraktığı mirasına daha büyük bir şuurla sahip çıkabilelim.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri; “Davamız İrşattır. Davamız insanlara iyi ahlâkı, İslam’ı, edebi, terbiyeyi, inancı öğretmek ve yaşatmaktır.” buyurarak amaç ve gayesini özetlerdi. Tevazu üzere yaşar, insanlara rahmet nazarı ile bakardı. Hayatın içinden o kadar ince mevzulara dikkat çekerdi ki bizi uyararak; “Sizler çocuklarınıza, kötü temennilerde bulunmayın, çocuğunuz duvara veya yüksek bir yere çıkınca, oradan düşersin veya yoldan karşıya geçerken, arabaya çarpılırsın vs. demeyiniz. İyi temennilerde bulunun. Düşmeyesin! Allah muhafaza etsin gibi. Zira Allah-ü Teâlâ Hz.leri kul neyi temenni ederse, onu yaratır. Bir de emanet bir şey verdiğinizde, arabam kaza yapar mı? Kırılır mı? Bozulur mu? Derseniz, aynı şekilde hadise vuku bulur. Niyetiniz halis olsun. Allah’tan muhafaza olunması için “Hıfzı huma vehüvel aliyyül aziym”  deyiniz. Hiç kimseye lanet okumayın, beddua etmeyin. Allah sizin emrinizde değil. Birine Allah belanı versin, derseniz, o kimse sizin başınıza bela olur. Beddua edeceğiniz insanlara dua edin. Eğer dua etmeyip beddua ederseniz, o adamın şedidliği artar başınıza daha çok sıkıtı verir. ”, buyururlardı. O’nun fazilet ve kemâlatı o kadar yüceydi ki; ihvanlarımızdan bir tanesi Ahmedi Kuddusi Hz.lerinin kabr-i şerifini ziyarete gidince şöyle bir hadise zuhur eder: Kardeşimiz bağışlamaları yaptıktan sonra rabıta kurar, manen Ahmedi Kuddusi Hz.leri ile görüşür. Kuddusi Baba o derviş kardeşimize:

─ Aleyküm selam Abdullah Baba’nın dervişi hoş geldin. Benimde dervişlerim var ama Abdullah Efendi’nin dervişleri kadar aşklı muhabbetli değiller. Eğer şu anda hayatta olsaydım bir dakika bile beklemez Abdullah Baba’ya derviş olurdum; diye söyler. Bunun üzerine kardeşimiz Kuddusi Babaya: “Efendim sizde piran makamındasınız neden böyle söylediniz?”       Ahmedi Kuddusi Hz.leri şöyle cevap verir: “Evladım bende piran makamındayım, Abdullah Efendi de, ancak O Evlad-ı Resuldür onun için ona derviş olmayı isterdim.”

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretlerinin maneviyatı ve Hak katındaki mertebesini ifade eden birçok manevi hal yaşanmıştır. Bunlardan bir tanesine şahit olan kardeşimiz şöyle anlatır: “Bir gün evde oturuyordum. Önümde manevi bir ekran belirdi. İçinde Antalya’da bulunan Şeyh Yüce Hz.lerinin türbesi görünüyordu. Türbede bizim ihvan kardeşlerimizden birisi dua ediyor ve bu dualara Şeyh Yüce Hz.lerini vesile ederek ondan yardım istiyordu.

O mübarek ihvan kardeşime:

  Evladım Ben senin için bir şey yapamam, diye sesleniyor, ama sesini ihvan kardeşim duyamıyordu. Sonunda dayanamayarak bana döndü ve:

  Evladım bu kardeşin dualarına beni vesile ediyor benden yardım istiyor. Sizin Maneviyat Sultanı, bir üstadınız varken neden beni aracı ediyor. Benim mertebem ona yardım etmeye yetmez. Söyle ona Hacı Abdullah Efendi’yi vesile etsin, dedi ve görüntü kayboldu. Birkaç saat sonra o ihvan kardeşimle karşılaştık. Ona hâlimde manen gördüklerimi ve bana söylenenleri anlattım. Çok şaşırdı. Efendimizin manevi âlemde ki yüce makamını, bir kere daha müşahede etmiş olduk.  Allah (cc) dualarımızı Hacı Abdullah Baba’mın yüzü suyu hürmetine kabul ve makbul eylesin…

Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki O Sultanül Evliyanın evladıyız, şükürler olsun ki O’nu tanımakla şereflenmişiz. İşte bu mübarek zâtlar dahi Üstadımızın maneviyatına azami derecede hürmet göstermişler, O’nun evlatlarına sahip çıkmakla beraber böyle yüce bir üstada sahip olan bizlerin, Üstadımızın himmetine, feyzine, maneviyatına daha ziyade sarılmamız gerektiğine, O’nun Allah katındaki kıymetini idrak etmemiz gerektiğine vurgu yapmışlardır. Cennet Mekân üstadımız bu asrın Mevlana’sıdır. O’nun her bir sözü hikmet kokan inciler misali sırlarla doludur. O hiçbir zaman boş bir kelam etmemiş aksine insanların irşatları için herkesin anlayabileceği dilde hakikatleri ifade etmiştir. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin bahşetmiş olduğu ilmi ledün ile gönülleri yakmış, nice bilinmeyen tereddütte kalınan hususlara açıklık getirmiştir. Dergâhında daima zikrullaha, sadakate, teslimiyete, aşka, edep ve tevazuya ehemmiyet vermiş; herkese gerektiği gibi muamelede bulunmuştur. Bu yolda daim olabilmenin Allah’ın rızası için çalışmakla, sadakatle mümkün olunacağını dile getirmiştir. Zira sadakat tarikattın olmazsa olmazı üstada bağlılığın sarsılmaz temelidir. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri bunu şöyle ifade buyururlar:

“Sadık olmak yani bulunduğu İslam yolunda ve tarikat yolunda sıdk ile durmak güzeldir. Âşık olmak, Allah Resulü’nü çok sevmekte güzeldir. Fakat bu ikisinden de güzel olan sadık âşıktır. Arzu edilende budur. Sadık âşık iki kanatlı kuş gibidir. Hem Hz. Ebu Bekir’in makamını hem de Hz. Ali Efendimizin aşkını yakalar. Hiç bir tuzağa düşmez. İkisini cem eden öteki âleme sultan olarak gider. Allah cümleye sadık âşık olmayı nasip etsin. Âşık olmak bir iddiadır, ispatı sadakattir. Sadık olan kişi aşkını ispat etmiş ve doğruyu bulmuştur. Aşk bazen dengesiz bir hal alır. Sadıklık onu dengeye oturtur. Âşık olan bazen ölçüyü kaçırabilir ama sadık olursa ona himmet gelir. Çünkü insan hem aşk ve sadıklıkla hizmet edebilir.”        

Bir gün Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.lerine bir derviş kardeşimiz şöyle bir soru yöneltir; “Efendim ne yazık ki bu tarikat yolunda olan bazı ağabeylerimiz o kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldukları halde, hep kayboldular. Eğer onlar gitti ise ben bu halim ile kendimden korkar oldum. Acep ola bizim halimiz ne olur, diye sorunca. O ilmi Ledün Sultanı bizlere yol gösterecek ve çağlara ışık tutacak şu mübarek kelamı eder.

            “İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi Ya Hazreti Allah” Evladım uzun yıllar geçirmek önemli değil, önemli olan Allah’ın rızasıdır, sizler daima Allah’ın rızasını isteyin her ne olursa olsun gayeniz O’nun rızasını kazanmak olsun”

Mevzumuzu sonlandırırken bir hususa daha vurgu yapmak ve üstada karşı olması gereken bağlılık ve teslimiyet hakkında bir ölçü daha vermek arzusuyla Ubeydullah Hazretlerinin şu sözlerini de nakletmek istiyoruz:

Bir gün Ubeydullah hazretleri birini muhatap edip buyurdu ki:

"Eğer Hâce Bahâeddin Nakşibendî Hazretlerinin sohbetinde sana bir nisbet hâsıl olmuş olsa, ondan sonra bir başka ulu zatın sohbetine varsan ve ondan da aynı keyfiyeti alsan Hâce Bahâeddin Hazretlerini bırakır mısın, bırakmaz mısın?"

Sordukları soruyu kendisi cevaplandırdı. Dedi ki:

"O nisbeti nereden alırsan al, sana düşen, onun tamamen Hâce Bahâeddin'den olduğunu bilmektir."

Ardından bu manayı delillendirmek için şu olayı nakletti: "Kutbüddin-i Haydar'ın müridlerinden biri Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî’nin dergâhına gelir. Çok aç durumdadır. Yüzünü şeyhinin bulunduğu köye doğru döndürüp, ‘Allah rızası için bir şey ey Kutb-ı Haydar!’ der. Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî onun bu haline vâkıf olup hizmetçiye seslenir ve ona yemek getirmesini emreder. Yemek gelir. Derviş yemeği yedikten sonra yine yüzünü pîrinin köyüne çevirir ve, ‘Allah için bir şey ey Kutbüddin-i Haydar! Hiçbir yerde bizi mahrum koymazsın!’ der. Hizmetçi dönünce Şehâbeddin Hazretleri sorar, ‘Dervişi nasıl buldun?’ Kutbüddin-i Haydar'a teşekkür ediyor!’ der. Sühreverdî Hazretleri buyurur ki: Müridliği ondan öğrenmelisin; ister maddî isterse manevi, nereden bir fayda elde etsen, onu kendi şeyhinden bilmeli, nerede olursan ol, kendi şeyhinle işlerini yürütmelisin."   (Reşehat)

İşte Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretlerinin yolu… O’nun yoluna uydum diyebilmek için önce mürşidi kamil olan üstadımızı iyi tanıyacağız. Kuddusi Baba (ks)’nın ifade buyurduğu üzere üstadımızın maneviyatının büyüklüğünü ve Hak katındaki evliyalar arasındaki müstesna yerini layıkıyla bileceğiz. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretlerinin buyurduğu üzere dilimizden çıkan her bir söze özen göstereceğiz. Hayatımızın her safhasına O’nu vekil ve vesile edeceğiz. Bizim her şeyimize vakıf olduğunun şuuruyla hareket edip, Ubeydullah Hazretlerinin verdiği misaldeki derviş gibi üstadımızdan bir an olsun gafil olmayıp bizi daima gözettiğini idrak edeceğiz. O’nun buyurduğu gibi sadık, edepli ve aşk ile hizmet eden dervişlerinden olacağız. Maksadımız Allah’ın rızası gayemiz Allah’a vuslat olacak ve O’nun yolunda daim olabilmek için dua edeceğiz.

Konumuzu sonlandırırken Üstadımızın bir nasihatine ve Mevlana Hazretlerinin bir methiyesine yer vermek istiyoruz.

Hadim-ül Fukârâ Abdullah Baba (ks) öyle buyuruyor:

“Allah’ı sevin, Rasulü’nü sevin, bir de Allah’ı sevenleri sevin…”

Mânâ âleminde de Aşk Eri Mevlana’mız Üstadımızı şu ifadelerle methediyor:

“Cana can verelim hoş sefa değil,

Hak ve gerçek burada safsata değil

Tarikat ilmiyle ol gerçeğe kefil

Hacı Abdullah gibi şeyhe meyil versinler…”