106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

NEBİLER SİLSİLESİ / Hz. Musa Aleyhisselam (3.Bölüm)

Asiye Validemizin Şehit Edilmesi

Musa Aleyhisselama iman edenler arasında yer alan kişilerden biri ise, bizzat firavunun eşiydi. Firavun ile birlikte pek çok dünyevi nimetin içinde yaşayan bu şerefli hanım, Allah'a iman ederek hem bu nimetleri terk etmeyi hem de firavun tarafından şiddetli bir belaya uğramayı göze almıştı. Bu, kuşkusuz çok samimi ve derin bir imanın göstergesidir. Nitekim Allah Kuran'da firavunun eşini de örnek bir mümin kadın olarak, Hazreti Meryem'le beraber saymaktadır:

 

Allah, iman edenlere de firavunun karısını örnek verdi. Hani demişti ki: "Rabbim bana kendi katında, Cennet'te bir ev yap; beni firavundan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim Suresi, 11)

 

Rivayete göre Asiye Validemiz, bu duayı kendisine işkence edilirken yapmıştı. Bu esnada ona:

 

“Başını kaldır!” diye ilham olundu.

 

O da başını kaldırıp göğe baktığında, gözünden perdeler kaldırılmış ve ona Cennet'te kendisi için yapılmakta olan beyaz incili bir köşk gösterilmişti. Artık o, tebessümlerle köşkünü seyrediyor, hiçbir acı duymuyordu.

 

Asiye Validemizin fazileti cümlesinden olarak Süleyman Çelebi, onun, Hazreti Peygamber (sav)'in doğumunda hazır bulunduğunu, melekler ve hurilerle birlikte Hazreti Âmine'yi tebrik ettiğini ifade eder.

 

Firavun ve Ordusunun Kızıldeniz'de Helâk Olması

Allah, inkârda direten firavun ve kavmini peş peşe çeşitli belalarla imtihan etti. Öncelikle Mısır'da büyük bir kuraklık dönemi başladı. Mısır için su son derece önemliydi. Kuraklık onların hayatlarını da tehdit ediyordu. Dolayısıyla elde edilen tüm tarım ürünlerinde büyük bir azalma ve kıtlık baş gösterdi:

 

“Andolsun, Biz de firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi, 130)

 

Bu ayetten anlaşıldığına göre bu kıtlık dönemi yıllarca sürdü. Yani Hz. Musa (as) karşısına çıkan kişilerle yaptığı mücadeleden sonra daha yıllarca Mısır'da kalıp burada Allah'ın dinini anlattı.

 

“Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.” (Araf Suresi, 131)

 

Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Buna rağmen firavun ve yakın çevresi kendi sapkın çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına yani "atalarının dini"ne öylesine koyu bir taassupla bağlanmışlardı ki hiçbir şekilde bundan dönmeyi göze almıyorlardı. Büyük bir akılsızlıkla, başka mucize görseler bile, onu kabul etmeyeceklerini ve ona inanmayacaklarını söylüyorlardı:

 

“ (Onlar, Musa'ya) dediler ki:

 

«Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz Sana inanacak değiliz!»

 

Biz de, ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (A'râf 132-133)

 

Onlar ise bu azaba rağmen inkâra devam ettiler. Hatta bu azabın, inkârları dolayısıyla Allah'tan gelen bir bela olduğunu anladıklarında dahi inkârı sürdürdüler. Firavun ve yakın çevresi sapkın bir mantıkla Musa Aleyhisselamı ve dolayısıyla Allah'ı aldatmayı (Allah'ı tenzih ederiz) denediler. Korkunç azaplar üst üste üzerlerine gelince Musa Aleyhisselamı çağırarak, kendilerini bundan kurtarmasını istemişlerdi:

 

Başlarına iğrenç bir azap çökünce, dediler ki: "Ey Musa! Rabbine, Sana verdiği ahid adına bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip giderirsen, andolsun Sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz." Ne zaman ki onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip giderdik, onlar yine andlarını bozdular. (Araf Suresi, 134-135)

 

Musa Aleyhisselam ise uzun bir zaman kavmini uyarmış, onlara dini anlatmıştır. Allah'ın delili olan pek çok mucizeyi göstermiştir. Allah bu inkârcı kavmi belki doğru yola dönerler diye musibetlere uğratmıştır. Fakat hiçbiri putperest dinlerini bırakıp kendilerini yaratmış olan gerçek Rabbimiz olan Allah'a dönmemişlerdir. Allah, Kuran'da Musa Aleyhisselamın firavuna her şeyi anlattığını, onun ise tüm gücü ile peygambere karşı geldiğini şöyle haber verir:

 

Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz O'nu açık bir delille firavuna göndermiştik. Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi... (Zariyat Suresi, 38-39)

 

Bu katı inkâr karşısında Musa Aleyhisselam, Rabbimize bu inkârcı kavme azap vermesi için dua etmiştir:

 

Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, firavuna ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." (Allah) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın." (Yunus Suresi, 88-89)

 

Bundan sonra kıptî halkında cilt hastalığı başladı. Üç gün kuraklık oldu. Her kıptî ailesine ayrı ayrı musibetler geliyordu. Firavun da mecbur kalarak Benî İsrail'in Mısır'dan çıkmasına izin verdi. Ancak her zaman olduğu gibi, tehlike geçince yine sözünden döneceği muhakkaktı.

 

Firavun ve çevresi de yıllarca tebliğe karşı direnmiş ve azaba müstahak olmuşlardır. Allah'a isyan edip peygamberi kendi düşük akıllarınca delilik ve yalancılıkla suçlamışlardır. İnkârları sebebiyle Allah onlar için alçaltıcı bir son hazırlamıştır.

 

Bu azabın başlangıcında Allah öncelikle Musa Aleyhisselama İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarmasını emretmiştir:

“Musa'ya: "Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik.” (Şuara Suresi, 52)

 

Musa Aleyhisselam ve kavmi, Allah'ın buyurduğu gibi Mısır'ı gizlice terk ettiler. Akabinde firavun askerlerini toplayarak İsrailoğullarını yakalamak için peşlerine düştü:

 

Bunun üzerine firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi."Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur""Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler." "Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle Biz onları (firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. (Şuara Suresi, 53-60)

 

İsrailoğulları, firavun ve adamlarına yakalanmamak için Mısır'dan uzaklaşırken bir deniz sahiline geldiler. İşte bu sırada da firavun ve askerleri onların görebilecekleri mesafeye ulaştılar. Firavun ve askerlerinin kendilerine doğru yaklaştığını görünce, Musa Aleyhisselamın kavmindeki bazı kimselerin içinde panik ve ümitsizlik hâkim oldu. Firavun ve askerleri çok yakın bir mesafedeydi ve görünürde kaçacak hiçbir yerleri yoktu. Bu kimseler yakalandıklarını düşündüler:

 

İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Şuara Suresi, 61)

 

İşte bu anda Hz. Musa (as) tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini, ümitsizliğe düşmüş olan kimselere hatırlattı:

 

(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, Benimle beraberdir; Bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 62)

 

Musa Aleyhisselamın önünde Kızıldeniz, arkasında ise firavunun ordusu vardı.

 

Bunun ardından Hz. Musa (as) Allah'tan aldığı, "Asanla denize vur" (Şuara Suresi, 63) vahyi üzerine asasını denize vurdu. Allah denizi bir mucize olarak iki parçaya ayırdı ve aradan kuru bir yol açıldı. İsrailoğulları hemen bu yola girdiler. Firavun ve askerleri ise o kadar azgınlardı ki açılan yoldan geçip İsrailoğullarını yakalamayı düşündüler. Ortada apaçık bir mucize vardı ve Allah'ın Hz. Musa (as) ve O'nunla birlikte iman edenlere olan desteği aşikârdı. Ancak daha önceki mucizeler gibi bu da firavunun iman etmesini sağlamadı. Akılları tümüyle kapanmış olan firavun ve askerleri İsrailoğulları'nın hemen ardından denizde açılan kuru yola girdiler. Ancak İsrailoğullarının bu yoldan çıkıp karaya ulaşmalarıyla birlikte, sular aniden kapanmaya başladı. Firavun ve onu kendilerine sapkınca ilah ve rab edinmiş olan (Allah'ı tenzih ederiz) tüm ordusu da bu mucize ile birlikte boğulup gitti. Firavun son anda tövbe etmek istedi ama bu tövbesi kabul görmedi. Bu olayları Allah Yunus suresinde şöyle haber vermektedir:

Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi.

Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi, 90-92)

 

Müfessir Zemahşerî, bu ayeti kerimeyi şöyle tefsir etmiştir:

“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.”

 

Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavunun cesedi, sahilde yüzükoyun secde eder bir şekilde bulunmuştur. Bu ceset, şu an Britihs Museum'da bulunmakta, halka teşhir edilerek bir ibret manzarası sergilenmektedir. Bu hakikat, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'de bildirdiği kıyamete kadar devam edecek bir mucizesidir.

 

Firavunun cesedi asırlarca Kızıldeniz'de kalmasına rağmen Allah-ü Teâlâ'nın kudreti ile çürümemiştir. Ayeti kerimede de bildirildiği gibi, cesedi korunarak asırlar sonra sahile atıldı. Nitekim üç bin yıl sonra bulunup âleme ibret olmak üzere İngiltere'de bir müzeye kondu.

 

Kendisine ölüm çattığında "ben şimdi tövbe ettim" diyen firavun, bu tövbeyle ne kendisine ne de kendisiyle birlikte saptırdığı çevresine hiçbir fayda sağlayamamıştır. Allah, firavun ve çevresinin Cehennem'deki durumlarını şöyle haber verir:

“Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün, "firavunun adamlarını azabın en ağırına sokun" denir. Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?" derler. Büyüklük taslayanlar: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir" derler.” (Mümin Suresi, 46-48)

 

Allah'ın lütfü ile Benî İsrail'in hepsi kurtulmuştu. O gün 10 Muharrem'di. Şükür orucu tutuldu. Allah-ü Teâlâ bu ihsanını ayeti kerimede şöyle hatırlatır:

“Hatırlayın ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar, size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Bir zamanlar Biz, sizin için denizi yardık; sizi kurtardık. Firavun taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.” (Bakara, 49-50)