106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

İSLAM BÜYÜKLERİ / Emir Sultan Hazretleri

Emir Sultan Hazretleri ile Fâtıma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan’ın, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları harem ağası ile Emir Sultan'a gönderildi. Emir Sultan Hazretleri, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, dervişleri ile sohbet etmekte idi. Harem ağası içeri girip; "Valide Sultan'dan." diyerek, bohçayı Emir Sultan'a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emir Sultan Hazretleri, onların sıhhat ve afiyetleri için dua etti. Sonra bohçayı açıp, içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı. Tebessüm ederek harem ağasına; "Valide Sultan'a selâm söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, sultanlara hediyesi ancak böyle köz parçaları olur. Kabul etmelerini arz ederim." dedi. Harem ağası, herkesin şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Yolda giderken mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman bile çıkmıyordu. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hediyeyi Valide Sultan’a teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı. Mendilin içinden ateş taneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun, Emir Sultan Hazretlerinin kerameti olduğu anlaşıldı.

Nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleyman Paşa’nın emrine vererek, Emir Sultan Hazretlerinin ve Hundî Hatun’un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleyman Paşa Bursa'ya gelince, Valide Sultan’dan onları istedi. Valide Sultan vermeyince, kırk asker, Valide Sultan'ın sarayına saldırdı. Valide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emir Sultan onun bu hâlini görünce, ona; "Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin." dedi. Sonra Valide Sultan'a "Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın." dedi. Valide Sultan; "Ben ok atamam." deyince, Emir Sultan; "Siz oku takın, o kendiliğinden gider." dedi. Bunun üzerine Valide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler derhâl kaçtılar. Valide Sultan; "Ya Emir Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?" diye sorunca, Emir Sultan; "Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin hem de Osman oğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık." dedi.

Padişahın, Emir Sultan'ın ve kızı Hundî Sultan’ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenârî, Yıldırım Bâyezîd'e şu mektubu yazdı:

"Mektubuma, daima kullarına acıyıcı olan Allah-û Teâlâ’nın adıyla başlarım... Sultanımızdan bir ricamız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emir Sultan, Resul-i Ekrem'in neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zat gibi temiz kalpli, Peygamber neslinden bir kişi, zamanımıza kadar Anadolu'ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhara’dan Anadolu'ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız hâlde, manevi irade üzerine yurdumuza gelen bu zat dolayısıyla Peygamber Efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünya ve âhiret saadetiniz artacaktır.

Şunu da bildireyim ki bu damadınız, Peygamber Efendimizin; "Ümmetimin âlimleri, isrâiloğullarının peygamberleri gibidir." buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle seyyitlerden gördüğümüz feyz eserlerini, Hazreti Muhammed'den sonra kimse göstermemiştir. Eğer bir daha O’nun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultanımızındır."

Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultanı karşılayanlar arasında Emir Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, O’nunla selâmlaşınca, harp meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, O’na şifreli olarak; "O el çabukluğu ne idi?" diye sordu. Emir Sultan Hazretleri; "Allah'ın kuvvet ve yardımı, o biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üzerindedir." (Feth suresi: 10) mealindeki ayeti kerimeyi okudu. Yıldırım Bâyezîd; "Ya o mendilin yarısı ne oldu?" diye sorunca, Emir Sultan; "Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz damadınız Muhammed Şemseddîn." dedi. Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek O’nunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamayarak ikisi de ağladılar.

Emir Sultan Hazretlerinin büyük sevgi ve saygı gördüğü, adının yediden yetmişe herkesin dilinde dolaştığını duyan iki kişi, ziyaretine gitti. Yolda giderken biri; "Benim gönlümdeki taze ekmek ile kaymak olsun." diğeri de; "Benimkisi de hayır dua olsun." dedi. Dergâha vardıklarında Emir Sultan dervişleri ile bahçede sohbet ediyordu. Emir Sultan Hazretleri; "Şu gelenlerden filâna ekmek ve kaymak verin, ötekisi için de hayır dua edelim. Nefsinin heva ve hevesinden uzak ve Allah korkusunda müdavim olsun!" buyurdu. Kalbinden hayır dua isteyen zat, Emir Sultan'ın dervişi olarak uzun yıllar hizmetinde bulundu.

Bir gün sohbet esnasında bir zat, Emir Sultan Hazretleri, Peygamber Efendimizin miraca çıkmasının cismani mi yoksa ruhani mi olduğunu sordu. Emir Sultan Hazretleri buyurdu ki: "Ceddim Resulü Ekrem, miraca bedeniyle çıktı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allah-û Teâlâ’yı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şek ve şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm suresinde bildirilmiştir. Resulü Ekrem için cümle melâike ve bütün mahlûkat salâvat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında, bedenen veya ruhen olmasında şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dört yüz kere miraç yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allah-ü Teâlâ bir hadisi kutside; "Ey Habîbim! Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım." buyuruyor. Bu hadisi kutsi, bunun doğru olduğunu gösterir."

Emir Sultan Hazretleri buyurdu ki: "Allah-ü Teâlâ’nın yolunda olan bir kimsenin kalbinde, Allah-ü Teâlâ'ya kavuşmaktan başka bir arzu bulunmaz."

Emir Sultan Hazretlerinin dervişlerinden birisi anlatır: Bir gece rüyamda şöyle gördüm: Bursa'nın uzak kasabalarından birkaç kişi; "Bursa'da bir evliya var. Allah-ü Teâlâ’nın izniyle ne hacetin varsa verirmiş." diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum. Onların dediklerini duyunca, aralarına katılarak, biz de duasını alalım diye birlikte Bursa'ya gittik. Dergâha girip Emir Sultan'ı görünce bayılmışım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkacak takati bulamadım. Emekliye emekliye Sultan Hazretlerinin yanına vardım. "Sultanım, beni dervişliğe kabul edin!" dedim. "Kabul eyledik!" diyerek mübarek elleri ile sırtımı sığadılar. Heyecanla uyandım. Rüyamı anneme anlattım ve tabir etmesini istedim. Annem; "Sen hemen o büyük velinin yanına koş, himmetine kavuşarak duasını al." dedi. Hemen yola çıktım. Bir grup insanın, rüyamdaki gibi; "Gidip Emir Sultan'ı ziyaret edelim. O’nun duasını alalım." diye yürüdüklerini gördüm. Aralarına katılarak, rüyamdaki gibi, sırayla dergâha girip huzurlarına çıktık. Emir Sultan'ın mübarek nazarlarına kavuşunca, aklım başımdan gitti. Düşüp bayıldım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkamayıp, emekleyerek ayakuçlarına kadar gittim. "Bizi dervişliğe kabul buyurun Sultanım." deyince; "Biz seni dervişliğe kabul edeli kırk yıl oldu." buyurdular.

Emir Sultan 1430 (H.833) senesinde Bursa'da veba hastalığından vefat etti. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı. Emir Sultan vefat ederken, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin yıkayıp, cenaze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefat ettiği gün Hacı Bayramı Veli Hazretleri manevi bir işaret ile Bursa'ya geldi. Gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenaze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa'nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.

Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri, Mısır seferine çıktığında Yenişehir'de bulunduğu sırada Bursa'ya gelerek, atalarının kabirlerini ziyaret etti. Emir Sultan Hazretlerinin türbesine gelip, O’nun ruhaniyetinden yardım dilerken, Emir Sultan Hazretlerinin kabrinden; "Ya Selim! Üdhulû Mısra İnşâallahü âminîn! (Ey Selîm! İnşâallah Mısır'a emniyet içinde giresiniz!)" diye bir nida işitildi. Duyanlar; "Müjdeler olsun padişahım! Size Mısır'ın fethi müjdelendi!" dediler…