106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

ÜSVE-İ HASENE / Rasulullah (sav) Efendimizin İnfâkı

İnfak, önemine binaen hem Kur'an-ı Kerim'de hem de hadisi şeriflerde en çok teşvik edilen ve faziletinden bahsedilen ibadetlerdendir. Cenab-ı Hak, kullarına bir lütuf olarak infak ve hayır yollarını geniş tutmuş ve kolaylaştırmıştır.

 Rasulü Ekrem Efendimiz, bizzat ümmetine örnek olarak zengin bir infak hayatı yaşamış ve ashabı da O’nu aynen taklit ederek, o ulvî hayatı bizlere nakletmişlerdir. Allah Resulü’nün, sahip olduğu mal varlığındaki tasarrufu, infak esası üzerine kurulmuştur. Dünya malına bakışı da yine infak ve sadaka penceresinden olmuştur. Nitekim Efendimiz, ancak vermiş olduğu malı kendisine ait bilirdi. O’nun vermekten duyduğu sevinç, yardım ettiği muhtacın duyduğu sevinçten daha fazlaydı.

Rasulullah (sav) Efendimiz, dünya hayatını âhirete hazırlanmak için bir tarla olarak görürdü. Zira dünyada yapılan bütün amellerin karşılığı, âhirette muhakkak sahibinin karşısına çıkacaktır. O nedenle Cenab-ı Allah’ın verdiği imkânlar nispetinde âhiret sermayesini artırmak gerekmektedir. Ebû Zer (ra)'ın bizzat yaşadığı şu hâdise Efendimizin, emrine amade olan dünyaya bakışını ve infak anlayışını açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

Nebî (sav) ile birlikte Medine'nin Harre mevkiinde yürüyorduk. Derken, Uhud Dağı karşımıza çıkıverdi. Efendimiz (sav):

"Ey Ebû Zer!" dedi. Ben:

- Buyur ey Allah’ın Rasûlü! Emrine amadeyim, dedim. Âlemlerin Efendisi:

"Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu Beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka, yanımda bir dinar bulunduğu halde üç gün geçmesini istemem. (Elleriyle önüne, sağına, soluna ve arkasına verme işareti yaparak) yanımda bulunanı, Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim." buyurdu. Sonra yoluna devam etti ve:

"Dünyada varlığı çok olanlar, ahirette sevapları az olanlardır. Yalnız sağına, soluna ve ardına şöyle şöyle verenler müstesnadır. Fakat onlar da ne kadar azdır." buyurdu. (Müslim)

Sevgili Peygamberimizin savaş ganimetlerinden birçok arazileri ve malları olurdu. Ancak O, bunları Müslümanların faydalanması için vakfeder (İbn-i Sa'd, I, 501-503), fakirlere tasaddukda bulunur ve ordunun ihtiyaçlarına harcardı. Rasulü Ekrem Efendimizin korkusuzca infakta bulunması, O’nun Yüce Rabbi'ne olan güven ve itimadından kaynaklanmaktaydı. Nitekim bir hadisi kutside, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin, "Sen infak et, Ben de sana infak edeyim." buyurduğunu haber veren Efendimiz, sözüne devamla; "Allah çok zengindir. İnsanların yiyip içtikleri ve harcadıkları şeyler, O'nun hazinesinden hiçbir şey eksiltmez. O, çok cömerttir; gece gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Arz ve semâvâtın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O'nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir..." (Buhârî) buyurarak, infaktan korkmamak gerektiğini bildirmiştir.

Dünya malı hiç gözünde olmayan Rasulü Ekrem Efendimiz, infak hususunda şüphesiz insanların en eli açık olanı idi. O’nun cömertliği bizim akıl ve hayalimizin ötesinde idi. O’nun bu yönünü Enes (ra) şöyle anlatır:

"Server-i Âlem Efendimiz, İslâm için kendisinden ne istenirse onu mutlaka verirdi. Hele bir keresinde yanına gelen birisine iki dağ arasını dolduran bir koyun sürüsü vermişti... Adam kabilesine dönünce:

- Ey kavmim! (Koşun) Müslüman olun! Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor, dedi.

Efendimizin bu yüce ahlâkı ile alâkalı diğer bir rivayet de şöyledir:

Medineli Müslümanlardan bir kısmı Rasulullah (sav)'den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Efendimiz, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince, onlara şöyle hitap etti:

"Yanımda bir şey olsaydı, sizden esirgemez verirdim. Kim dilenmekten çekinir ve iffetli davranırsa, Allah onun iffetini artırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır." (Buhârî)

Tebliğ ettiği her şeyi, bizzat kendisi tatbik eden Efendimiz, başta infak olmak üzere hayır işlerinde acele davranırdı. Niyet ettiği güzel bir ameli, herhangi bir mânî sebebiyle terk etmeyi hoş görmezdi. O’nun bu hasletini gözler önüne seren güzel bir misali, Ukbe bin Hâris (ra) şöyle anlatmaktadır:

"Bir keresinde, Medine'de İki Cihân Güneşi Efendimizin arkasında ikindi namazı kılmıştım. Rasulü Ekrem Efendimiz, selâm verip namazı bitirdi ve süratle yerinden kalktı. Safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, O’nun bu telaşından endişe ettiler. Sevgili Peygamberimiz kısa bir müddet sonra döndü. Ashabının meraklanmış olduğunu gördü ve davranışının sebebini açıklayarak:

«Odamızda biraz altın olduğunu hatırladım da beni (hayırda acele etmekten) alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.» buyurdu." (Buhârî, Ezan, 158)

İhtiyaç sahiplerine yardım eden bir kimseye Cenab-ı Hak, hiç ummadığı yerlerden kapılar açar. Zahirde malı azaltıyor gibi görünen infak, zannedildiği gibi onu eksiltmez, aksine bolluk ve bereket getirir. Tıpkı budanan bağların daha gür ve verimli hâle gelmesi gibi…

Kays bin Sel' (ra) anlatıyor:

"Kardeşlerim, malımı saçıp savurduğumu ve bol bol dağıttığımı söyleyerek beni Allah Resulü’ne şikâyet ettiler. Ben:

- Ya Rasulullah! Hurmalardan payıma düşeni alıyor, Allah yolunda ve beraberimde bulunan kimselere infak ediyorum, dedim. Efendimiz göğsüme vurdu ve üç kez:

«İnfak et ki Allah da Sana infak etsin!» buyurdu. Bu hâdiseden sonra, Allah yolunda bir savaşa katılmak üzere yola çıktığımda, diğerleri yaya giderken Benim hem binitim vardı hem de onların en varlıklısıydım." (Heysemî, III, 128)

Yine Rasulullah (sav) Efendimiz; "Haklarında yeminle söz söyleyebileceğim üç haslet vardır!" diyerek şunları saymıştır:

"Sadaka vermekle kulun malı eksilmez. Uğradığı haksızlığa sabredenin Allah şerefini artırır. Dilenme kapısını açan kimseye, Allah fakirlik kapısını açar." (Tirmizî, Zühd, 17)

İnfakta bulunurken, "Sadakaları Allah alır." (Tevbe 9/104) ayeti kerimesinin ifade ettiği inceliği kavrayarak, karşımızdaki kişiyi incitmeden, o kişiye güzel bir şekilde davranmalıyız. "Ben cimri değilim." (Müslim, Zekât, 127) diyen ve cömertliği kendisine şiar edinen Allah Rasulü (sav), kendisinden isteyen kimseleri geri çevirmeyi hiç arzu etmez, elinde varsa verir, yoksa onlara güzellikle muamele eder ve "geldiği zaman vereceğine" dair vaatte bulunurdu. Çünkü Yüce Rabbimiz, bu şekilde davranılmasını istemektedir:

"(Ey Habîbim! Muhtaçlara vermek üzere) Rabbi’nden bir nimet beklerken, (elinde vereceğin bir şey bulunmadığı için), isteyenlerden yüz çevirmek mecburiyetinde kalırsan, hiç olmazsa onlara yumuşak bir söz söyle!" (İsrâ 17/28)

Sevgili Peygamberimizin bu vasfını İmam Bûsirî, Kasîde-i Bür'e'sinde ne güzel ifade eder:

"Bizim peygamberimiz iyiliği emreden ve kötülüğü nehyedendir. Fakat «hayır»ı da «evet»i de ondan daha tatlı söyleyen başka bir kimse yoktur."