106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

MESNEVİ'DEN / Mânevî Neşeyi Ve Kendinden Geçiş Hâlini Câhillerden, Anlayışsız Kişilerden Saklamak Gerekir

-Kendini gizleyen ermişlerden Hâkim Senâî Hazretlerinin şu sözüne dikkat et: “Nerede Mansur şarabı içti isen, oraya baş koy, yat. Çünkü meyhaneden çıkıp yolunu kaybeden sarhoş, çocukların maskarası olur. O böyle düşe kalka giderken, çocuklar peşine düşerler. Çocukları onun sarhoşluğundan, içtiği şaraptan aldığı mânevî zevk ve neşeden haberleri bile yoktur. Sarhoş ise sağa sola yalpa vurur. Bazen yola yıkılır, çamurların içine düşer, her ahmak da ona güler durur. İlâhi aşk şarabıyla mest olmuş kişilerden başka, bütün halk, çocuktur. Nefsin isteklerinden kurtulanlardan gayrı erkeklik çağına girmiş, ergin kimse yoktur.

-Cenâb-ı Hak; “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir.” (Ankebut; 64), diye buyurdu. Gerçekten de Allah ne güzel, ne doğru buyurmuştur. Sen de oyunu, oyuncağı bırakmadıkça çocuksun; ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsin? Ey genç! Dünyada her zaman istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk edilmeyen bu şehvet, çocukların evlenme oyununa benzer. Çocuğun evlenmesi, Rüstem gibi güçlü, kuvvetli bir yiğidin, bir gazinin evlenmesine nispetle bir oyundan ibarettir.

-İnsanların birbirleri ile savaşmaları da çocukların savaşına benzer. Tamamıyla özsüzdür, temelsizdir, manasızdır. Hepsi de kamış çubuklardan atlara binerler de; “Bu bizim Burak’ımız, Düldül gibi giden atımız.”, derler. At diye bindim sandıkları o kamışları sürükleyerek taşıdıkları halde, bilgisizliklerinden kendilerini atlar üstünde, yol alıyor gibi görürler.

-Hak atlılarının bir gün, at sürerek dokuz kat göğü aşacakları, ötelere geçecekleri günü bekle de gör. O gün, ruh da melek de Hakk’a doğru yükselir. Şu var ki ruhun yükselişinden gökler titrer. Hak atlıları göklere doğru at sürerken, sizler hepiniz çocuklar gibi eteğinize binmişsiniz, ata binmiş gibi eteğinizin ucundan tutmuşsunuz.

-Cenâb-ı Hak’tan; “Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.” (Necm; 28) ayeti gelmiştir. Zan merkebi göklerde nasıl koşabilir? İki zan olunca, hangisi üstünse ona uyulur. Fakat güneş doğunca, güneşin varlığında inada kalkışılmaz. İşte o zaman at sanarak bindiğimiz kamışın yahut eteğinizin bir hayal olduğunu görürsünüz; kendi ayaklarınızla yürüdüğünüzü, kendi kendi ayaklarınızı binek edindiğinizi anlarsınız. Vehminizi, düşüncenizi, duygunuzu, anlayışınızı çocukların kamıştan atı gibi bilin...

-Gönül ehlinin bilgileri kendilerini taşır; beden ehlinin bilgileri ise, kendilerine yük olmuştur. Gönle akseden, gönlü nurlandıran bilgi insana yar olur, yararlı olur; fakat bedene vuran, bedende kalan bilgi sahibine yük olur. Çünkü Cenâb-ı Hak; “Din kitabını taşıyıp da onunla amel etmeyenler, kitap taşıyan eşeğe benzer.”(Cum’a;5) diye buyurdu. Hakikati bildirmeyen, Hak’tan olmayan bilgi insana yük olur.

-Cenâb-ı Hak’tan vasıtasız olarak, ilham yolu ile gelmeyen bilgi, gelin süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi durmaz, uçar gider. Fakat çalışarak elde ettiğin bu bilgi yükünü iyi taşırsan ve öğrendiğini yaşarsan, etrafına yararlı olursan; yükünü alırlar, sana manevi zevkler, hoşluk bağışlarlar. Aklını başına al da bu bilgi yükünü şöhret için, dünyalık için, nefsanî arzular için taşıma, taşıma da gönlündeki ilâhi bilgi hazinesini gör. Böylece bilginin rahvan atına bindikten sonra, sırtındaki yük düşer gider.

-Ey “O” nu bulamadan, sadece, “O” adını yeterli bulan kişi, “Hu” kadehinden içmeden, nasıl olur da benlik arzularından kurtulabilirsin?

-İsim ve sıfattan ne doğar? Ancak hayal. Onun hayali de ulaşmaya, buluşmaya kılavuz olur. Eğer addan, harften öteye geçmek istersen, kendini kendinden çıkar, kendini tertemiz arıt, kendi nefsinden tamamıyla kurtul. Kirli demir renginden kurtul da pırıl pırıl parlayan hayali demir gibi ol, riyazetle passız bir ayna halini al. Kendini kendi kötü huylarından, nefsânî isteklerinden kurtar, temizle de saf temiz gerçek varlığını, lekesiz zâtını, ilâhi özünü gör. O vakit kitapsız, yardımsız hocaya başvurmadan, peygamberlerin bilgilerini gönlünde görebilirsin.

-Efendimiz (sav); “Ümmetimden öyle kişiler vardır ki benimle aynı yaradılıştadır, aynı himmettedir.”, diye buyurdu.” “Ben onları hangi nurla görüyorsam, onlar da beni aynı nurla görürler.” Buharî ve Müslim’in kitaplarındaki hadisler ve onları rivayet edenler olmaksızın, bunlar, Hz. Peygamberi, âb-ı hayat kaynağı olan gönüllerinde görürler.

(1) Hallacı Mansur Hazretlerini kendinden geçiren, onu sonsuz bir mânevî zevke düşüren, coşturan, ona “Ene’l Hak” (=Ben Hak’ım) dedirten, onu darağacına çektiren ilâhî sevgi şarabı.

(2) Bu beyitte Mevlâna Allah (cc)’ı zikretmenin önemine işaret buyuruyor. Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde; “Allah’ı zikretmek paslı kalplerin cilâsıdır.”, diye buyurduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’de de; “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, rahatlar.” (Ra’d; 28) gibi ayetler var. Bu sebeple, Hak âşıkları, Allah (cc)’ı anmakla meşgul olurlar. Her tarikatın bir çeşit zikri vardır. Çoğunda “La ilâhe illallah” ile başlanır. Sonunda da ismi celâl yani “Allah” ismine geçilir. Daha sonra da “Hu” ismi ile zikredilir. ”Hu, hu”, Arapça “O, O” demektir. Dervişlerce “Hu” demekle, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı murad edilir. “Hu” diyen derviş; “Hakikatte var olan ancak O’ dur, yani Allah (cc)’ tır demiş olur. İster La İlahe İllallah”, ister “Allah”, ister “Hu” demekle iş bitmez. Bu mübarek kelimelerle beraber Allah’ı düşünmek, tefekkür etmek, gönülde O’nu hissedip, O’na seslenmek gerekir.