106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU /Kerem ve Fazilet Membâı Muhammed-ül Mustafa (sav)

Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin, âlemlere rahmet ve bütün insanlığa örnek olarak göndermiş olduğu, sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed-ül Mustafa (sav)’in dünyaya teşrifleri münasebetiyle bu sayımızda, O’nun faziletlerinden ve kemâlatından bahsedeceğiz inşallah...

Mevzuya başlarken bütün okurlarımızın Mevlid Kandilinin hayırlara vesile olmasını niyaz eder, Aşk Eri Mevlana’mızın gönüller yakan ilticasıyla Rabbimize iltica ederiz…

Aşk Eri Mevlana’mız öyle buyuruyor:

“Ben Allah’tan gökler genişliğinde bir ağız isterim ki o ağızla meleklerin bile vasfını tasvirden aciz oldukları Cenabı Mustafa’yı öveyim, anlatayım!”

Allah-ü Zülcelâl Hazretleri Ehadiyet mertebesinde gizli bir hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azâmet ve celâlini beşeriyete göstermeyi irade buyurunca; “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım” buyurdu. İşte bu yaradılışın mayası, çekirdeği, özü, ilk yarattığı, “Nuru Muhammed’dir.” Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenatı donattı. O nur mükevvenatın mayası oluyor. Yani mükevvenatın aslı, Allah-ü Teâlâ'nın nurudur. Nitekim ayeti kerimede: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyruluyor. (Nur: 35) diğer bir ayeti kerimede Peygamber Efendimizin vasfından bahsederken ise; orada, “Nurlar Saçan” ifadesi kullanılarak bu hakikati dile getirmiştir.

“Ey peygamber! Biz Seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve hem de izniyle Allah'a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil (olarak gönderdik).” (Ahzab – 45/46)

Bu ayetin doğrultusunda Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatüvesselam hadisi şeriflerinde; "Ben Âdem yaratılmazdan on dört bin sene önce, Aziz ve Celil olan Rabbimin yanında nur olarak mevcuttum." (Kütüb-i Sitte) buyurmuşlardır. Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Rasulullah (sav) Efendimizin nurunu yaratmış; peygamberlerin hepsini de Efendimiz (sav)’in nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Rasulullah Aleyhisselâmın nuru idi.  “Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)

Rasulullah (sav) Efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah'ın yarattığı şeylerin ilki, Benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)

Cemal nurundan ilk evvela O’nun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenatı da o nur ile donattı.

Rasulullah (sav) Efendimizin nuru kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Ta Âdem Aleyhisselamdan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâmın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet Rebîülevel ayının 12. gecesi, Mekke ufukları ağarırken Peygamber Efendimiz, Hz. Muhammed-ül Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem dünyayı şereflendirdi. O'nun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu, cihan nur ile doldu. Ve nihayet Muhammed-i nur sahibine kadar geldi. Zaten O’nun nuru idi. Böylece nur nura kavuştu. Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Bu Peygambere inanan, saygı gösterip aziz tutan, O’na yardım eden, O’nunla gönderilen Nura uyanlar yok mu? İşte onlar kurtuluşa ve saadete erenlerdir.”(Araf/157)

Aziz Mahmud Hudai Hazretleri şöyle diyor; “Hz. Muhammed (sav), varlıkların tohumudur. Arş, kursi, levh ve kalem O’ndan sonradır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, “Hz. Âdem toprak ile su arasında iken ben nebi idim.”(keşf-ül Hafa) buyurmuştur.

Nasıl ki tohum ağaçtan önce olup sonraki aşamalarda ağacın kökü, dalı ve çiçekleri çıkıp ağaç öyle tamam oluyorsa, Rasulullah (sav) Efendimiz de böyledir. O, kâinat için asıldır. Bu içindir ki Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin Rasulullah (sav) Efendimize vermiş olduğu kıymeti ve yüklemiş olduğu fazileti idrak edebilmemiz mümkün değildir. O’nun faziletlerini ifade etmeye kalksak yine bu acziyet içerisinde kaybolur gideriz. Sultanüş Şuara İmam Busuri Hazretleri bunu ne güzel ifade buyuruyorlar:

“Muhakkak ki ve katidir ki Rasulü Zişan’ın faziletlerinin bir sonu yoktur.

Olsaydı bir kimse kalkarda onu tarif eder ve işi bitirirdi.

Hiçbir konuşan, yazan ve söyleyen O’nun faziletlerini kemaliyle ifade etmeye kadir değildir…”

Rasulullah (sav) Efendimizin aşkıyla yanmış bir zât olan; Ömer ibnül Faruk Hazretleri ki kerameti aşkı feyzi bol olan bu büyük âlim… Cuma’dan cumaya gelir camide namazını kılar diğer zamanlarda çöllerde sahralarda Allah ve Rasulü’nün aşkıyla seyran eden; büyük bir veli cumaya geldiğinde Mekke uleması, “Efendim sen çöllere hep böyle yalın ayak gidiyorsun. Sana bir hayvan bir binit tahsis edelim onunla git yorulma derlermiş. Israr etmişler bir gün cumadan çıkmışlar bakmışlar ki Kabeyi Muazzama’nın kapısı önünde bir zürafa Ömer ibnü’l Faruk’u bekliyor. Büyük veli diyor ki; “Kardeşlerim ben Rabbimden vasıta istesem, çöldeki vahşi mahlûkatta bana binek olurlar. Beni kendi halime bırakın, ben Allah ve Rasulü’nün yolunda böyle yalnız bir hayat geçirmek istiyorum,” diyor. İşte O Ömer ibnül Faruk Rasulullah (sav) Efendimizin faziletlerini şöyle ifade buyuruyor:

Ömer ibnül Faruk’un sözü;

“Kalemleri kılıçları kıran şair ve edipler durmadan Hazreti Peygamberin edebinden, faziletinden, şerefinden, izzetinden bahsetseler, zaman biterdi de onun fazailinden söylenmedik vasıfları kalırdı...

Görüldüğü gibi Rasulullah (sav) Efendimizin faziletleri; cümle ağaçlar kalem olsa cümle okyanuslar mürekkep olsa bütün mahlûkat bir araya gelse yine de saymakla, yazmakla tükenmez. Zira O’nu bizzat öven Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleridir. Cenab-ı Hak Resulünün nâmını dünya ve ahirette de yükseltmiştir. Hiçbir şahadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki şahadet kelimesini ve Rasulullah (sav)’ın mübarek adını zikretmiş olmasın. Zira Allah-ü Teâlâ: “Ben anıldıkça Habibim Sen de Benimle birlikte anılmak suretiyle şanını yükselttim.” buyurmuştur. Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismi ile birlikte andırdı. O’na itaati kendisine itaat olarak gösterdi. Melekler O’na salât etti, müminlere de O’na salâvat getirmeyi emretti, O’nu ismiyle değil, hep Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavi) Allah-ü Teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, ya Musa, ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyü, ya eyyüherresul) diye özel olarak hitap ediyor. Namazda otururken, (Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) okuyarak, O’na selam vermek emrolundu. Namazda, başka bir peygambere böyle söylemek caiz olmadı. Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, fakat O’na yapılan iftiralara bizzat Allah-ü Teâlâ cevap verdi.

Rasulullah (sav) Efendimizin izzet ve faziletini ortaya koyan, akıllara durgunluk veren bir diğer hadise de Mirac’da vuku bulmuştur:

“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan:) «Ey Musa!» diye seslenildi: Muhakkak ki Ben, evet Ben, Sen’in Rabbinim! Hemen nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkar! Çünkü Sen, kutsal Tuva Vadisi’ndesin!” (taha/116) Allah-ü Teâlâ, Hazreti Musa’ya mukaddes Tuva Vadisi’nde “Nâlinlerini çıkar!” diye emretti. Çünkü orası Hak Teâlâ’nın huzuru, yaygısıydı ve oraya ayakkabıyla basılması uygun değildi. Ayrıca orada yalınayak yürümek, tevazu ve edep cihetinden en münasip olanıydı.

Ancak ne ibretlidir ki Cenab-ı Hak, Rasulullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimize Mîrâc gecesi:

“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki Arş Senin pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nuru Sana kavuşma nimetine nâil olsun!” buyurmuştur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 370)

“Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu:

“Cebrail dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Rabbin diyor ki eğer İbrahim’i Halil (dost) edindimse Seni de Habib (Sevgili) edindim. Benim katımda Senden daha üstün bir yaratılmış yoktur. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım…” (imam Suyuti- keşfül hafa)

Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde:

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe-128) buyurmuştur. Ayeti kerimeyi daha iyi anlayabilmek için biraz izah edecek olursak… Şöyle ki:

Rasulullah (sav) Efendimizin; sözünden ahlakına, bakışından hareketlerine, yaşantısından adabı muaşeretine hangi yönünden baksanız aziz bir insan, aziz bir nebi, aziz bir peygamber olduğu aşikârdır. Cenab-ı Hak, O’nun izzetiyle bizlere de aziz olmayı nasip etsin inşallah…

Seherlerden birinde, münafıklar Medine’ye dönünce, güç ve izzet sahibi olanlar zayıf ve fakir olanları Medine’den çıkaracağız diyorlardı. Cenab-ı Cibril 600 kanadıyla gümbür gümbür gelerek bu ayeti kerimeyi getirdiler.

“Münafıklar kendilerini aziz görüyorlar Ya Muhammed’im, hakikatte izzet Allah’ındır Rasulü’nündür ve izzet müminlerindir, inananlarındır.”

Peygamber Efendimiz (sav) beşeriyetin arasından çıkan bir insan, ama her yönüyle aziz izzetli bir peygamber ve O’na tabi olan müminlerde aziz insanlardır. Ne kadar peygamberimize tabi olursanız o kadar aziz olursunuz inşallah… Bunun için Rasulullah (sav) Efendimizin maddi ve manevi şahsiyetinden ziyadesiyle istifade etmemiz gerekmektedir. Bakın Allah-ü Teâlâ Hazretleri ayeti kerimesinde bizlere bu yönde ne buyuruyor:

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.” (Nisa/64)

Sahabe döneminde bu ayeti kerimeyi öğrenen bir bedevi ile ilgili şöyle bir hadise yaşanıyor. Hazreti Utbâ şöyle anlatmıştır:

Hz. Peygamber (sav)’in kabrinin yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek:

“Selâm Sana Ey Allah'ın Rasulü! Allah-ü Teâlâ'nın: «Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. Şimdi görüyorum ki vefat etmişsin. İşte Senin huzurunda günahlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbime Benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek Sana geldim, Ya Rasulullah!” dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.

Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti. O sırada Allah’ın Rasulü mânen geldi ve Bana: “Ey Utbâ! Bedeviye yetiş ve Allah'ın kendisini bağışladığını, Annesinden doğduğu gün gibi günahlarının affolunduğunu ona müjdele.”, buyurdular. Bedevi bunu işitince sevinerek gitti…

İmam-ı Busuri Hazretleri öyle buyuruyor:

124.000 enbiya ve bu mahlûkat tabirinde geçen bütün melaike ve var olan zatı ulûhiyetinden gayrı neyi hatırlıyorsanız neyi tahayyül ediyorsanız, en hayırlısı Cenabı Muhammed Mustafa (sav)’dır.

Bunu söyleyen İmamı Busuri Hazretleri, Efendiler Efendisinin aşkı ile yanarken, kararmış kalplerin, hasta gönüllerin, cümle dertlerin şifası, varolan en büyük mücevher Rasulullah Aleyhissalatü Vesselam Efendimizle ilgili şöyle bir hadise yaşamıştır.

İmam Busuri’ye Sultanüş Şuara (şairlerin sultanı) denilmiştir. O’nun, Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi methü sena eden çok kıymetli, 160 beyitlik kasideyi bürdesi vardır. İmamı Busuri Hazretlerinin sol tarafına felç iniyor. Ne kadar hekim doktor, tabip varsa her ne kadar bir şeyler yapmak istiyorlarsa da çare bulamıyorlar. Büyük sıkıntı içerisinde olan İmam Busuri Hz.leri, bir cuma gecesi kendi tefekkür ederken gönlüne manevi bir ilham geliyor; “Bir kaside yazayım da o kasidede İmam-ül Enbiyayı methü sena edeyim o kaside vesilesiyle de Rasulullah (sav)’a iltica edeyim, dehalet edeyim. Rasulullah (sav)’ın Cenabı Hak nezdinde makamı âlidir, menzili yücedir.”, diyor.

Ve nihayetinde İmamı Busuri Hz.leri kasideyi yazıyor. Evine çekilmiş kimsenin haberi yok Allah’la kendi arasında; kaside tamamlanmış. İmamı Busuri’nin içi ruhu sürur ve nur ile dolu çünkü Cenab-ı Hakk’ın yegânesi sevgilisini methetmiş. Kapatıyor defterin yapraklarını, kalemi kenara koyuyor, şöyle başını yastığa koyuyor ki rüyasında Hazreti Hatem-ül Enbiya, Cenabı Muhammed-ül Mustafa (sav) geliyor ve;

-Ya İmam! Kalk bakalım şu yazdığın kasideyi oku dinleyeceğim” diyor. Haddi zatında Allah’tan gayri kimse meseleyi bilmiyordu. Lakin Cenab-ı Hakk, Habibine bildiriyor. Rasulullah (sav) Efendimiz, İmamı Busuri’ye kalk bakıyım diyor, kaldırıyor oku bakıyım şu yazdığın kasideyi buyuruyor. İmamı Busuri kasideyi baştan başlıyor okuyor, hem okuyor hem ağlıyor. Bu meyanda Peygamberi Zişan Efendimizde zevk ve sürurundan sallanıyor tâ ki buraya geliyor muhterem müminler yukarıda yazdığımız beyte geliyor. Geliyor lakin beytin devamını bir türlü hatırlayamıyor. Tekrar ediyor yine gelmiyor arkasından yazıyı da okuyamıyor. Üçüncü defa tekrarlamak istiyor ki Peygamber Efendimiz o satırda Benden olsun buyuruyorlar. Rasulullah (sav) Efendimiz İmamı Busuri’nin hatırına gelmeyen o mısrayı Peygamberi Zişan Efendimiz okuyor geçiyor vesselam… Rasulullah (sav) Efendimiz çok memnun oluyor. Allah’ın resulü mübarek hırkasını çıkarıyor İmamı Busuri’nin omuzları üzerine atıyor şöyle doğrul bakıyım Bismillahirrahmanirrahim diyor, vücudunu mesh ediyor. İmam Busuri Hazretleri sırtında hırkayla uyanıyor. Bakıyor ki sanki vücudu eskisinden daha genç, eskisinden daha dinç, eskisinden daha afiyetli, eskisinden daha kuvvetli… O anda kapı çalınıyor. İmamı Busuri Hz.lerinin artık ayakları selamete ermiş, felç geçmiş. Rahat rahat kalkıyor kapıyı açıyor bakıyor ki devrin sülehasından çok tanıdığı sevdiği âlim bir arkadaşı, “Buyurun…”, diyor içeriye alıyor; “Ya imam Rasulullah’a okuduğun şu kasideyi Bana da okur musun?” diyor, İmam Busuri hayretler içerisinde, “Aziz kardeşim hadi Rasulullah öyle ama Sen nerden bildin Benim kaside yazdığımı?” Adam cevap veriyor; “Gece Rasulullah’a Sen kasideyi okurken Bende arka tarafınızda dinliyordum. Sen okudukça rüzgâr dokunmuş hurma dalı gibi Peygamber Efendimiz hem sallanıyor hem de terennüm ediyordu.”

Cenabı Hak, Kur’anı Kerimde Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatı üzerine yemin etmiştir. Yüce ismini, O’nun ismiyle birlikte zikretmiş ve zatı ilahiyyesine imanı, O’nun nübüvvetine iman şartına bağlamıştır. Huzurunda seslerin yükseltilmesine razı olmamış, mübarek isminin sıradan bir isim gibi zikredilmesini istememiştir. Bütün bunlara ilaveten kendisinin ve meleklerinin, O’nu yâd ile çokça salâtü selam ettiklerini bildirerek ümmeti Muhammed’inde aynı şekilde O’na bol bol salât-ü selam getirmelerini emretmiştir. Öyle ki Allah-ü Teâlâ’dan bir şey isteyen kimse, önce Allah-ü Teâlâ’ya hamd ve sena ettikten sonra, Rasulullah (sav) Efendimize salât-ü selam okumalıdır ki dua Cenab-ı Hak katında kabule şayan görülsün… Cenabı Peygamber Aleyhissalatü vesselam Efendimiz hadisi şeriflerinde öyle buyuruyorlar: “Duanın başında ve sonunda olmak üzere iki salât ile yapılan dua geri çevrilmez." (İbn-i Cezerî)

Bütün bu anlatılanları iyi idrak etmeli ve hiçbir şekilde yüce peygamberimizin, izinden, emirlerinden, yolundan ayrılmamalıyız. Mevlana Hazretleri Muhammed-ül Mustafa (sav)’ya tabiyeti bakın nasıl önemsiyor ve hadisleri, sünneti bırakın ayetlere bakın diyenlere de cevap niteliğinde bakın ne buyuruyor:

“Sakın ola ki hayatının gidişi hz muhammedin çizgisinden sapmasın. Hz. muhammedin Sünneti seniyyeden ayrılmasın. Aklına, ilmine, diplomana fennine az güven…”

En güzel aşk, en güzel sevgi, en güzel yol Muhammed-ül Mustafa (sav)’nın yoluna tabi olmak, O’nun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Ecdadımız bu hissiyat ile yüzyıllar boyunca İslam’a, hizmet etmişlerdir. Günümüzde her ne kadar tarihimizin en müstesna padişahlarına akla hayale gelmeyen hakaretler edilse de bütün bunlar iftiradan öteye geçmemektedir. Zira Osmanlı sultanları manevi feyz ve neşe ile müsemma olmuş, Allah ve Rasulü’nün nurlu yoluna hizmeti şeref bilmiş, ahlak abidesi şahsiyetlerdir. İşte ecdadımız Abdülhamit Han Hazretleri, Rasulullah (sav) Efendimizin faziletlerini şöyle beyan buyuruyorlar:

Ezelden ebede güzelliğin efendisidir O Nebiyi Zişan,

Yaratanına kurban olayım ne büyük varlık O ki bu güzellikle Muhammed’ini yaratmıştır.

Bütün halkı cihan içerisinde o güzellikte birini daha görmedim

Ey Seyyidim! Ey büyük Efendim! Allah’ın yüce Rasulü elimden tut,

Senden gayri iki cihanda Benim efendim yok, sultanım Sensin Ya Rasulullah!

Başka birine de meyletmem mümkün değil eşiğindeyim Ya Rasulullah!

Ya Rasulullah! Sen hidayet nurusun her halükarda aydınlıklar Sendendir, dünyada lütuf ve ihsanın sırrı Sendedir ey itimat edileceklerin en hayırlısı Resulü Zişan…

Ey Rasulü Zişanım! Sen bütün kâinattaki varlıkların, beşerin hayırlısısın, mürsel ve peygamberlerin şefaati en şümullü, yardımı kati olan Nebiyi Zişansın.

Bütün insanlığın ahrette de manevi azığı Sendedir Ya Rasulullah!

En doğruya iletici de beşerin mürşidi Sensin Ya Rasulullah…