106.SAYI ÇIKTI

Allah’a İbadette Devamlılık

AYIN KONUSU/ Mürşidi Kamillerin Mirası

Şefkati şamil ve rahmeti umumi olan, mürşid-i kâmil kullarını; “…Benim velîlerim ve halkımdan sevdiklerim o kimselerdir ki, Benim zikrimle zikrolunur ve zikirleri ile Ben zikrolunurum.” buyurarak haber veren, kâinatın tümünü Hidayet Nuru Muhammed-ül Mustafa (sav) Efendimizin nuruyla dolduran Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, kullarından bazılarını Zâtı Uluhiyyeti için seçmiş ve Onları nice hikmetlerle donatmıştır. Bu mübarek zâtlar, yalnızca Cenab-ı Hakk’la ünsiyet için halk arasından özlenerek seçilmişlerdir. Onlara hikmetler konuşturulmuş, sevgi kâsesi sunulmuş ve nihayet bütün yaratılmışlara üstün kılınmışlardır. Onların sözleri Yaratan’ın hazinelerinden bir hazinedir. Kalpleri Allah’ın nur ocaklarıdır. Onların işaretini ancak Hakk ateşiyle yanan kalp anlar. Onları sevgi denizinde yüzen, gizli âlemlerin anahtarını ruhunda taşıyan anlar. Aşk ovalarında dolaşanlar onları bilir. İlahi sırlar Onların kalbinde saklıdır. İlâhî bakışlar Onların kalbine doğrudur. Onların kalpleri zikirle ünsiyet eder. Allah Onların kalbini varlığı ile süslemiştir. Arifler iç âlemleri ile O’nun izzet saltanatı civarında gezerler. Nasiplerini Hakk’ın kutsiyet bahçesinde ararlar. O’nun ulûhiyeti önünde teslim bayrağını çekerler. Malın sahibini bilirler, mülke kıymet vermezler.  Onların her biri peygamberlere bedel ve halkın gözbebeği sayılır. Hakk Teâlâ o büyük insanları kulların büyüğü, sultanı eyler, yeryüzünde bir nâîb olarak bırakır ve zâtına halife kılar. Hakk Teâlâ bilgi hazinesinden Onlara ilim ihsan eder, hikmetiyle konuşturur. Kader Onlara hizmet eder. İns, cin ve melekler Onlara kıyam durur. Bütün vukuat önlerine serilir. Her hâdise sırlarına ve kalplerine geçer. Onların her biri özel tahtına oturur, memleketin idaresine el atar, askerlerini yeryüzüne yayar. Bu sayede halkın ıslahını temin etmeye çalışır. Ve iblisin işlerini bozmaya bakarlar… Cenab-ı Hakk’ın bu yüce yaratılışlı kulları, ümmet-i Muhammed’in irşad ve ikazına memur kılınan mürşid-i kâmillerdir. Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri; “Bize itaat uğrunda mücahede edenlere gelince, elbette Biz Onlara (Bize götürecek) yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir.” (Ankebut/69)  ayeti kerimesiyle; Efendimiz (sav)’de; “Hiç şüphesiz Allah-ü Teâlâ’nın en sevgili kulları, Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır.” (Beyhakî, Ş.İman, I,367)  hadis-i şerifiyle mürşid-i kâmilleri tanımlamaktadır.

“Mürşid-i kâmil zât o kimsedir ki, “İlme’l Yakin”den, “Ayne’l Yakin”e, “Ayne’l Yakin”den “Hakka’l Yakin”e vasıl olan, Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında fâni olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil’at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşad etmek için manen görev verilen kimsedir. Kamil bir mürşid, “Velayet” yahut “Veraset” nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü, “Varis-i Nebî” makamı ile şereflendikleri için; şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zâtlardır.” (Abdullah Baba (ks))

Mürşid-i kâmiller, insanları Allah-ü Teâlâ’ya vuslat etmekle vazifeli olan ve Rasulullah (sav) Efendimize hakiki varis kılınmış velilerdir. Böyle bir mürşid-i kâmil, yine üstadı olan başka bir mürşid-i kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üstatlar silsilesi Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır. Her mürşid-i kâmile manevi olarak icazet verilir. Mânâ âleminde Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabb’imiz ilmi ledünden O’nun kalbine akıtır. Böylece mürşid-i kâmiller, insanların kalplerindeki hastalıklardan kurtularak nefislerini terbiye etmelerine ve Allah’a vuslat bulmalarına vesile olur. Bu zâtlar hem zahir hem de batın olarak Rasulullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Efendimiz (sav)  bu hususta: “Âlimler yeryüzünün meşaleleri, peygamberlerin halifeleri, Benim varislerim, peygamberlerinde varisleridir.” (Ramuzel Hadis)  buyurmaktadır. “Onlar öyle kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah (cc) Hazretleri hatıra gelir.” (Taberi) Bunun sebebi ise “Allah Azze ve Celle, kulunu hilafete (Nebiler Nebisi’nin (sav) varisliğine) ehil kılarsa, yedi kudretiyle onun alnını mesh eder (sıvazlar). Yani evliya sınıfına nail eylediği kulunu arındırır. Allah hilafet için birini yaratmak istediği zaman onun nasiyesine yedi kudretini sürer. Böylece onu gören herkes kendisini sever.” (Ramuzel Hadis) {Not: “Nâsiye, alındaki saç, perçem demektir. Saçın bittiği cepheye, alına, aynı zamanda ba­şın ön kısmına da "nâsiye" denir} Bunun yanında mürşid-i kâmiller fenafillâh makamına ulaştıkları için artık Onlar, Allah-ü Teâlâ Hz. ile sürekli bağlantı içindedirler. Rabb’imiz bunu kutsi hadiste; “Ben kulumu sevince, onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. O Benimle işitir, Benimle görür, Benimle konuşur, Benimle tutar, Benimle yürür.” buyurarak bildirmektedir. Onların bu halî akılların ötesindedir. Onları daha iyi anlayabilmek için konuyu Şems-i Tebrîzi Hazretlerinin bir mankıbesi ile açalım inşallah:

Şems Hazretleri ile Mevlana Hazretleri büyük âlimlerin katıldığı bir törene katılmışlardı. Salonu dolduran bu ulu kişiler, muhtelif ilimlerden, hadis ve ayetlerden bahsediyor, çeşitli sözler söylüyorlardı. Şems Hz. Bir ara dayanamayarak “ Hadisten, tefsirden, hikmetten vesaireden (naklen) söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve her biri kendi asrında erlik makamında oturan erlerin sözleridir. Mademki bu asrın erlerisiniz, o halde, sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede? Ne zamana kadar, şundan bundan rivayet edip, övünecek ve atsız eğere binip, erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde kalbim bana Rabb’imden bu haberi veriyor diyecek kimse yok mu?” dedi. Ve devamında öyle bir sohbet etti, sır kapılarını öyle bir araladı ki dinleyenler cezbeye geldiler ve mürşid-i kâmillerin ilminin yanında ilimlerinin, ölü ile diri arasındaki fark gibi olduğunu müşahade ettiler. Birçokları Şems-i Tebrîzi Hazretlerine müntesip oldular.

İmam-ı Nevevi Hazretlerinin Hadis-i Erbain şerhinde, Allame-i Teftazani şu kıymetli sözleri beyan etmiştir: “Allah (cc) Hz.lerinin velisi (dostu Peygamberlerden (as) sonra) yaratılanların en şereflisidir. O veli için, kerametle büyük kıymet vardır. Binaenaleyh bir kimse, o velileri hakkıyla ve doğru bir şekilde severse, o (seven) kimseye, kıyamet gününde velilerin şefaati erişir.” (Hadis-i Erbain Şerhi) Bu hususta Nebiler Nebisi (sav) buyuruyor: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhari) Zira mürşid-i kâmiller Allah’ı ve Rasulü’nü temsil eder, Kur’an ve Sünnet’i uygular. Onlar Muhammedi nuru yayar. Sünneti ihya, kulları ıslah ederler. Onlara hürmet Allah ve Rasulü’ne hürmet olur. Seyyid Ahmed-i Kebir Rufai (ks) Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Ey müminler! Allah (cc) Hz.lerinin dostları, evliyalara yapışınız. Onları sevmeniz ve onlara yaklaşmanız lazımdır. O evliyalara yaklaşmanız ve sevmeniz sebebiyle size bereket ve lütuf hâsıl olur ve ey mü’minler! Evliyalarla beraber olunuz. Zira onlar Allah-ü Teâlâ (cc) Hz.lerinin mensuplarıdırlar.” (Elburhan-ül Müeyyed)

Onları sevmek böyle büyük bir nimetken, Onlara düşmanlık beslemek ve Onların aleyhinde kalben yahut fiilen bir harekette bulunmakta Allah muhafaza ne korkunç bir şeydir. Cenab-ı Hakk kesinlikle bundan razı olmaz. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin sevdiği veli kullarına düşmanlık edenler, Allah (cc) Hazretlerinin Mudil, Muzil ve Kahhar” ismi şeriflerinin tecellisine mazhar olurlar. Öyle ki Cenab-ı Hakk dostlarına düşmanlık edenlere; “Dostlarıma düşman olanlara harp ilan ederim” (Buhari) buyurarak meydan okumaktadır. Mevlana Hazretleri de bu hale düşen insanlar hakkında:  “Hakk’ın has kullarına edepsizce konuşmak kalbi öldürür. Ve bu, amel defterini simsiyah yapar. Allah bir kimseyi rezil etmek isterse, o kimseyi temiz kimselere hakarete yönlendirir.” Dolayısıyla Allah’ı seviyorum diyen bir Müslüman’ın Allah dostlarını sevmemesi ve onlara hürmet göstermemesi mümkün değildir. Evliyaullahı sevmeyip de Allah’ı sevdiğini iddia eden bir Müslüman ancak şeytanın maskarası olmuştur. Zira Allah dostları ile Cenab-ı Hakk arasında perde yoktur. Onlar “Ya Rabb!” dedikleri zaman sözleri direk Rahman’a ulaşır ki ne isterlerse Cenab-ı Hakk lütfeder. Çünkü Onlar Allah’ın razı olmadığı hiçbir şeyi istemezler…

Yüce Allah, mürşid-i kâmil kullarına; ilim, hikmet, sevgi, feyz, nur, şefaat, tasarruf, güzel ahlâk gibi manevi nimetler vermiştir. Onlar bu vasıflarıyla; Efendimiz (sav)’in bütün sünnetlerini ihya etmişler ve O’nun ahlakıyla ahlaklanarak Rasulullah (sav) ile sîreten ve sureten aynîleşmişlerdir. Öyle ki Onların temsil ettikleri makamın keyfiyeti idraklerin ötesinde ve akılların tahayyül edemeyeceği zirvelerdedir. Onlar bu şerefli makamda, Allah’ın Rasulü’nün tellalları, ümmetin nur saçan kandilleridir. Onlar marifetullaha yani “İlâhî Marifet”e ermiş kimselerdir. Mârifeti İlâhî ,ünsiyet örtüsü önünde kalbin uçuşudur. Celâl perdesi ve kudret sancağı önünde ülfet haline kavuşmaktır. Bu âlem, kulağı kötülüğe sağır olanlar içindir. Bu âleme, her türlü kötü arzuları yenenler erer; boş sözü bırakanlar kavuşur. Seyyid Ahmedi Kebir Rufai (ks) Hazretleri kendi şahsında, marifetullaha ermiş yani mürşid-i kâmil olmuş bütün zâtların hallerini şöyle ifade buyururlar:

“Allah-ü Teâlâ Hazretleri tarafından gönderilen yüce kitabın sırları ve Sevgili Peygamberimizin (sav) hikmeti, Benim kalbime yerleştirilmiş olup, Benden de size ulaştırılmaktadır.”

Onların bu şekilde akıl almaz manevi hallerle donatılmaları, Cenab-ı Hakk tarafından: "Evliyam, kubbem altındadır. Onları Benden başkası tanımaz. Bunların halleri, halkın anlayışlarına sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar öyle bir kafiledir ki, Allah-ü Teâlâ’ya verdikleri ahde vefa gösterirler." (kutsi hadis) buyrularak övülmeleri, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından: "Allah-ü Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, kalpleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir.” ifadesiyle meth edilmeleri, Onların temsil ettikleri makam itibariyledir. Zira Onlar, Cenab-ı Hakk’ın “Sen olmasaydın Habibim bu mükevvenatı yaratmazdım” dediği Habibine varis kılınmış müstesna kullardır. Mürşid-i kâmiller yaşadıkları dönemde hem dış görünümleriyle hem de manevi halleriyle Efendimiz (sav)’in birebir yansımalarıdır.  Konuyu Üstadımız Abdullah Baba Hazretlerinin hayatından bir nükte ile açalım inşallah:

Cennet Mekân Üstadımız, bir gün tıraş olmak için bir berber kardeşimizin dükkânına gider. Berber tıraş için gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra Efendi Hazretlerinden müsaade isteyerek, tıraşa başlar. Bu sırada Efendi Hazretleri berbere dönerek: “Evladım senden önce sakallarımızı tıraş eden kardeşimiz, biraz fazla almış. Maneviyattan sıgaya çektiler. Dikkat et. Zira Rasulullah (sav) Efendimizin varisi olan zâtlar hem sireten hem de sureten Efendimiz (sav)’e uymak zorundadır.” buyurmuşlar ve mürşid-i kâmillerin kendi iradelerine göre hareket etmediklerini, Îlahi emir ve işaretler uyarınca hareket ettiklerini ortaya koymuşlardır. Üstadımız Abdullah Baba Hazretlerine bu durum sorulduğunda bunu şöyle açıklamışlardı: “Evladım! Eğer Allah’ın Resulü’nü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız!” Rasulullah (sav) Efendimizde mürşid-i kâmiller ile arasındaki bağı şöyle ifade buyurmuşlardır: “Ben Onları hangi nurla görüyorsam, Onlar da Beni aynı nurla görürler.” Nitekim Onlar Peygamberimizin (sav) vasıflarıyla vasıflı, aynı nurun ışığıyla aydınlıktırlar. Çünkü Onların her halleri Efendimiz (sav)’in işaret ettiği yönde ve O’nun talim buyurduğu şekildedir. Mürşid-i kâmilleri bu yüce makama ulaştıran şeyde, bütün yaşantı ve hallerini Aleyhissalatü Vesselam Efendimize uydurmuş olmalarıdır. Cennat Mekân Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri bunu her fırsatta vurgular ve “Şayet veliler, bir güzellik elde etmişlerse, Peygamberimize bağlılıkları sayesinde olmuştur. Evladım! Biz ümmi olduğumuz halde Peygamber (sav) Efendimizin hiçbir Sünnet-i Seniyyesini bırakmadık. Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetini bırakmadığımız için, Cenab-ı Zülcelal Hazretleri de lütfu İlahisini verdi.” buyururlardı.

 

İcazetlerini mânâ âleminde Rasulullah (sav) Efendimizin mühürlediğinden bu zâtlar, bütün insanlığın sıfatlarını özünde toplayan ve Yüce Allah’ın rahmet, hayat, kudret gibi isimlerine mazhar olan; “Akıl, Levh-i Mahfuz, Kitab-ı Mübîn, Kalp ve Ruh” sırrına eren kimselerdir. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz bir hadisi şeriflerinde Onları şöyle över: "Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri Benim gibidir. Ancak onlar, peygamber, şehidler değildir. Enbiya ve şüheda onlara gıpta ederler.” Böyle zâtlar gönül aynalarında, Muhammed-ül Mustafa (sav) Efendimizin hakikatinin ışıldadığı büyüklerdir. Cemiyet içinde mevkileri ve işleri ne olursa olsun, onlar büyük gönüllerdir ki Rasulullah (sav) Efendimizin ahlâkıyla ahlaklanmışlardır. O’nun taşıdığı İlâhi vasıflarla vasıflanmışlardır. Onlar bu vasıfları ile; “Peygamber ümmeti içerisinde nasılsa, şeyh de kavmi içinde öyledir” (İbni Hübban) hadisi uyarınca halkın maddi ve manevi tabipleridir. Onlar kalp mutahassısı ve Allah’a vuslata mani olan cümle hastalıklarında şifacısıdırlar. Onların teşhis ve tedavileri Rahman’dan olup, sonuçları da yine Rahman’a götürür. Pirimiz Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri bu hali şöyle ifade buyurur:

“Doktorlar, insanın hastalığını, nabzına ve idrarına bakarak anlarlar ve onlar hastalarından ücret alırlar. Biz Hakk Teâlâ’nın talebeleri olan doktorlarız. Biz gönüle vasıtasız olarak bir hoşça bakan doktorlarız. Anlayış bakımından da görüşümüz pek yücedir. Zira Biz, Allah’ın “Celal” nurunun ışığından ilham alırız. Bizim delilimiz, Celil olan Allah’ın vahyidir. Hastalığı ilham ile anlarız. Biz kimseden tedavi ücreti istemeyiz Ücretimiz noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tandır. Onulmaz hastalıklara tutulanlara sala. Ey onulmaz hastalıklara tutulanlar. Koşun buraya: Bizim ilacımız hastalara bire birdir.”

İşte bu saydığımız olağanüstü vasıflara haiz Allah dostları mürşid-i kâmillerdir. “Pir olanlar, daha bu âlem yok iken, ruhları salâvat dünyasında yüzen… Yani; ilmi ilahide Veli olan zatlardır! Cenab-ı Hakk, âlemlere rahmet kılmak için, velileri dünyaya getirmiştir.” (Mevlana Hz.) Mürşid-i kâmiller; insanların yükünü ve çilesini çeken, dertleriyle dertlenen, elindeki imkânla başkasına yardım eden, bir yüzün gülmesi için gözyaşı döken, peygamber ahlâkını üzerinde barındıran zâtlardır. Kâmil bir mürşidin kapısı Allah’ın kapılarından bir kapıdır. Onlar dergâhlarında gönül sohbetleri ile zikrullah ile evlatlarını eğitirler. Hiçbir mürşid-i kâmil dergâhına kimseyi davet etmez, adam toplamaz. Kamil bir mürşid kendisine müracaat eden bir kimseyi müridliğe hemencecik de kabul etmez. Yeteneğini ölçmeden, kabiliyetini görmeden ona hem dünya hem de ukba hayatını zehir edecek yük yüklemez. Zira her insanın istidadı ve kabiliyeti farklıdır. Misallendirecek olursak, bir bardak düşünelim. Bu bardak içerisinde 250 gr su alabiliyor. Şimdi sen bu bardağı Niyegara şelelesinin altına tutsan da alacağı su aynıdır, normal bir çeşmeye tutsanda! İşte bunun gibi mürşid-i kâmil kendisine tâbi olan evladının manevi kabını bilir ve o kimseye dersini bu ölçüye göre verir. Bir mürşidi kâmil Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahim isimlerinin de tecelligâhı olduğundan asla lânet okumaz. Onlar kullar için daima rahmet ve şifa kaynağıdırlar. Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetimin kümmelini yağmur gibidir. Evvelinden mi ahirinden mi daha ziyade nıüstefid olunacağı malum değildir. Yağmur toprağa nasıl hayat verirse, evliya izamı da öylece ruhlara biiznillahi teala, feyz verir. Feyz almayan, yağmur almayan toprak gibidir.

Unutulmamalıdır ki Cenab-ı Hakk, âlemlere rahmet kılmak için velileri dünyaya getirmiştir. Onlara tâbi olmak; "Şüphesiz Sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir." (Fetih/10) ayeti kerimesinde buyrulduğu üzere Allah’a tabi olmaktır. Zira Onların kalbinde Allah ve Rasulü’nden başka ne vardır? Ancak, Allah dostları kendilerine inanan ve yönelen kimselere fayda verir. Bir şeyi elde edebilmenin yolu onun peşine düşmektir. Münkir ve kibirli kimse, her gün peygamberi görse bir şey anlamaz, istifade edemez. Kendisini muhtaç görmeyen kimse bir şey talep etmez. Onların kalpleri Nazargahı İlâhî’nin her dem menzilindedir. Bu itibarla Onların kapısına eşik olmak boynumuzun borcudur ki o eşikten başka Allah ve Rasulü’ne vuslat bulduracak yoktur. Allah ve Rasulü’ne açılan kapıların anahtarları, Onların kalplerinde gizlidir. Peki ya mürşid-i kâmilsiz olur mu, diyeceksiniz! Olur, olurda aynı şunun gibi: Biri ömrü boyunca Allah ve Rasulü’nden habersiz yaşar, son nefesinde eyvah der ve ahirete göçer. Diğeri de bir mürşid-i kâmilin manevi terbiyesinde, sürekli mânâ âleminde türlü sırlara ererek yaşar, Rabb’iyle ve Peygamberiyle sürekli manevi bağı olur, son nefesinde de Allah der ve Cemalullah’a vasıl olur. Bunun için zamanlarının çok büyük âlimleri iken, namlı sultanlar iken, nice zenginliklere sahip iken, ilimleri muhteşem seviyelerde iken; Mevlana Hazretleri, İbrahim bin Ethem Hazretleri, İmam-ı Azam Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri ve daha nice mübarek zât, bir mürşid-i kâmile intisap etmişler ve zâhir ilimlerinin ötesindeki bâtın ilmine ermişlerdir. O kadarki mezhep imamlarımız dahi bir mürşid-i kâmile müntesip olmuşlardır. Onlar dahi mürşid-i kâmile olan ihtiyacı şiddetle beyan etmişlerdir. İmam-ı Azam Hazretleri, “Hayatımın son iki yılı olmasaydı Numan helak olurdu” buyurarak bunu ifade etmiştir.

İmam-ı Şafi Hazretlerinin anlatacağımız ifadesi de buna ibretlik bir örnek teşkil etmektedir.

Büyük hadis âlimi ve Halidiyye tarikatından Ömer Ziyaüddin (ks) Hz.lerinin fetvalarında buyuruluyor ki; İmam Şafi Hazretleri (ra) Şeyban-ı Rai (ks) Hazretleri gibi ümmi bir kimsenin önünde, anasının önündeki sabi yavru gibi tevazu ile dururdu. Hatta İmam Ahmet bin Hanbel (ra) Hz.leri;

            ─Ya İmam Şafii, Şeyban-ı Rai gibi bir ümmi kimseye niçin bu kadar tevazu edersiniz diye sual ettiğinde İmam Şafii Hz.leri şöyle cevap vermiştir;

            ─Ey İmam Hanbel, Bizde kâl olan bunda hâl olmuş. “Yani bizim söylediğimiz, anlattığımız her şey Şeyban-ı Râî Hazretlerinde fiili olarak tecelli etmiş.”

İşte buraya kadar anlattığımız her şey mürşid-i kâmillerin sahip oldukları maddi ve manevi faziletler, idi. Biz burada sadece küçük bir kısmını sizlere nakledebildik. Ancak özetle denilebilir ki mürşid-i kâmillerin sahip oldukları Allah ve Rasulü’ne götüren ve Onlara ait olan her şeydir. Bu itibarla mürşid-i kâmillerin mirasları da Allah ve Rasulü’dür. Onların vazifeleri de bu mirasa varis olabilecek erler yetiştirmektir. Dolayısıyla bu sırra erebilmek ancak bir mürşid-i kâmilin eteğine yapışmakla olur. Tarihten günümüze baktığımız zaman; bu sırra eren nice seçkin kullar mürşid-i kâmillerin eteğine yapışmışlar ve bu uğurda türlü mücadeleler vermişlerdir. Abdülkadir Geylani Hz., Bahaddin Nakşibendi Hz., Aziz Mahmud Hüdai Hz, Eşrefoğlu Rumi Hz., Üstadımız Abdullah Baba Hz ve ismini sayamadığımız birçok zât kimisi tacını tahtını bırakmış, kimisi diyar diyar dolaşmış, kimisi yıllarca hizmet etmiş, kimisi kürsüsünü bırakmış ve ağır imtihanları aşarak mürşidi kâmillerin mirasına, yani marifetullaha yani Cenab-ı Hakk’ın, “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” kutsi hadisinin sırrına mazhar olmuşlardır.

            Temsil ettiği makamın celal ve cemalini zerrelerince üzerinde taşıyan, Üstadımız Abdullah Baba Hazretlerini, Hakk’a vuslatlarının beşinci yıldönümünde hasretle anıyor ve vefatlarından kısa bir süre önce, evlatlarına bıraktığı mirası ihtiva eden yani bir mürşid-i kâmilin dilinden, mürşid-i kâmillerin bıraktığı mirası haber veren, şu ana kadar söylediğimiz ve söyleyebileceğimiz bütün sözleri içerisinde barındıran sözlerini siz değerli okuyucularımıza naklediyoruz:

             Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalın! Allah’ı sevin! Resulü’nü sevin! Bir de Allah’ı sevenleri sevin!